13 Aralık 2009 Pazar

Bir Pazar Sabahı

BİR PAZAR GÜNÜ

Pazar günleriyle ilgili sıkıcı, karamsar düşüncelerimi sizlerle paylaşarak, içinizde belki güzel bir Pazar kahvaltısı sonrası biriken azıcık yaşama sevincini de yok edecek değilim.Yine de samimi olmak adına; Pazar günlerini sevmediğimi, bu sarı sayfaların, kırmızı defterin, bej rengi masanın, soğuk gri kasvetli havanın, kendisi siyah, yazdıkları mavi pilot kalemin şahitliğinde ilan ediyorum.

Yazdıklarımdan da anlaşılabileceği gibi; kendime dost tuttuğum nesnelere dikkat edilirse yahut şöyle söyleyeyim; kendime nesneleri dost tuttuğuma -insanları değil- (bu tire çizgilerini de pek severim parantezleri hiç sevmem. Çünkü parantezler bana, biri konuşma yaparken, kinayeli fısıltılarla birbirlerinin kulağına bir şeyler söyleyen, seyirci kalabalığından iki kişiyi hatırlatır. Özetle parantezler; hain, sinsi, dedikoducu ve düşman gelir bana. Tire çizgileriyse daha çok edebiyatçılarca tercih edilen, anlatılmak istenen şeyi daha da iyi anlatmak kaygısıyla kullanılan masum, yardımcı -belki de boyuneğici- dostane noktalama işaretleridir.) Konumuza dönersek nesneler, özellikle yazma nesneleriyle, beslediğim bu yalnızlık, hayatımın büyük bir bölümünü kapladığından, eskiden pek sevdiğim, şimdilerdeyse çokça hazzetmediğim bir eski dost…

Hele hele Pazar günleri bu eski dost, hiç çekilmez olur çünkü Pazar günleri aile günleridir. Pazarlar aileye ayrılır. Hava güzelse sabah erkenden –erken demekle dokuz on sularını kastediyorum-eşofmanlar giyilir, saçlar atkuyruğu yapılır, spor ayakkabılar ayağa geçirilir, güneş gözlükleri takılır ve bahçeye inilir. Bu süreçte; bagajı açık bekleyen bir araba, aile sakinlerine öfkelenen, uflayıp puflayan bir baba, “Hadi, geç kalıyoruz” diyen bir anne, sıklıkla görülen figürlerdendir. Böyle bir günü anlatan bir öykü ya da roman yazmak isterseniz- belki de ben istiyorum ama sanırım cesaret edemiyorum-bu figürleri çekinmeden kullanabilirsiniz.

Tabii buraya kadar anlatılan-yazdıklarımı hafifçe gözden geçirirken fark ettim-orta yaşlı bir kadın ya da erkeğin Pazar günüdür. Yaşlı bir çiftin Pazar günü ise, benzer mekânlarda ama farklı bir perspektifte cereyan eder. Bu süreç, torunların ya da evlatların gelip alması için öğlene hatta öğleden sonraya kadar süren, bezdirici bekleyişlerle geçer. Kemik gözlüklerle tekrar tekrar okunan Pazar ekleri ve sesi sonuna kadar açılmış bir adet televizyon sürece tahammül etme nesneleri olarak yeralabilir. Tabii torunları böyle keyifli bir günde görecek olmanın heyecanını da eklemek gerek. Bu sahnede kayınvalide pozisyonundaki yaşlı kadın, çocukları giydiren, yemekleri hazırlayan hatta sözkonusu piknik, gezi aktivitesine evin beyini (orta yaşlı erkek) razı etmiş olan geline (orta yaşlı kadın) karşı teyakkuzda ve tetiktedir. Yüzde mağrur bir ifade, çene yukarda, gözler kısık, sözler hep beğenmezdir.

Yaşlı kadin, Pazar pikniklerinin evin hanımının karizmasındaki yerini iyi bilir. Kadının hakim olduğu aile topluluğunun, eril figürü de dahil ederek, gerçekleştirdiği ailesel faaliyet. Faaliyetin özünü kavramak açısından, insanlar arası ilişkilerin bu tür dinamiklerini anlamak okuyucu açısından önemlidir.

Bu bağlamda, kayınpeder ya da baba rolünde olan yaşlı adamin, orta yaşlı adamla –arabayı kullanan adam- giriştiği egemenlik ve erkeklik mücadelesini de bahse değer buluyorum. Yıllar evvel miyop belasından iflas etmiş gözler ve ağır molla kıvamındaki hareket serbestîsiyle, yaşlı adamın arabayı kullanması düşünülemez. Durum bir sıfır damadın (oğlun) lehinedir.Direksiyon simidini çevirmek “Herkes tamam mı? Bak hareket ediyorum.” deyip vites atmak gibi, tüm faaliyeti kontrol eden, bir aşamadan diğer aşamaya geçiren -evde toplanma aşamasından, piknik yerine intikal aşamasına- işte bu adamdır. Yaşlı adamın, bu noktada yapabileceği hamleler sınırlı ama etkili ve vurucudur.

Örneğin kırmızı ışıkta durmuş, bir yandan susması, camdan sarkmaması, anneannesinin kucağında uslu uslu oturması gibi direktif ve komutlarla kontrol etmeye çalışılan, dikiz aynası aracılığıyla gözlem altında tutulan küçük çocuk bir yandan,” Hayatım çocuklara bağırma lütfen!” şeklinde uyarılarda bulunarak, hem çocukların hem yaşlı çiftin gözünde puan kazanan orta yaşlı kadınla yapılan mücadele bir yandan, damadın (oğlun) dikkatini dağıtmış, sağ yan koltuktan gelebilecek her türlü tehlikeye açık bırakmıştır. Yaşlı adam “Ben senin iyiliğin için söylüyorum evladım” kisvesi altında gizlediği saldırılardan ilkini, trafik ışıkları vesilesiyle gerçekleştirir.

”Evladım yeşil yandı görmüyor musun? Geçsene hadi!”

Bu hain ve sinsi saldırı, arkada bekleyen, diğer ailenin sabırsız orta yaşlı erkeğinin öfkeli korna çalışıyla katmerlenir.Damat yandan ve arkadan gelen saldırılarla torpil yemiş bir firkateyn gibi sallanmakta, hatta su almaktadır. Tek umudu gemiyi (arabayı) en hızlı şekilde limana (piknik yerine) ulaştırmak, yalnız kalıp, yaralarını sarabileceği, mangal yakma aşamasına ulaşabilmektir. Eğer orta yaşlı adam zekiyse, mangalı yaşlılığı sebebiyle yerini pek az değiştirebilecek olan yaşlı adamdan uzakta bir yere konumlandıracak, böylelikle

“Evladım gazı fazla dökme alev alır, bak yerdeki çöplerden koysan çabucak hazırlanır. Çocuklar öldü açlıktan.” gibi, kalıcı hasarlar verebilecek ikincil saldırılardan korunmuş olur. Bu tedbir sayesinde orta yaşlı adam, mangal yakma ve pişirme anında orta yaşlı kadından mutlak surette gelebilecek “Hayatım bak pirzolalar iyi pişsin. Kağan çiğneyemiyor” gibi saldırıların yarasını da, alabora olma tehlikesi olmadan, kapatma şansı bulacaktır.

Gelin ve kayınvalide (anne) arasındaki savaşsa, erkekler arasındaki mücadeleden farklı bir varoluş düzleminde; sofraya eğri konmuş çatal bıçaklar, gazı gelmiş çocuğun sırtına vurularak yapılan müdahalelerin şiddetiyle alakalı kötü niyetli eleştiriler düzeyinde devam edecektir. Asla bitmeyen, gerçekte erkekler arasında cereyan eden savaştan çok daha kanlı olan bu mücadele; dışarıya bir işbirliği, bir koordinasyon, tatlı şakalar kıvamında yansıtılacaktır.

Gün bitiminde tüketilen pirzola ve sucukların verdiği mahmurluk, mangal üzerinde pişen çayın artan deminin rüzgârla devrilen demlikten mangala boşalması, bu kan rengi sıvının, delik poşet marifetiyle gün sonunda caanım arabanın bagajına akması gibi şeyler, karanlık ve karamsar akşam saatlerinde, garajda fark edilen, savaştan bağımsız tabiat saldırılarıdır. Üzerinde durmamak gerekir. Ertesi gün araba yıkamacı sağlam bahşiş alacaktır. Araç, sorunsuzca bir sonraki etkinliğe hazır hale getirilecektir.

Bu noktada yazının, öykünün, üstkurmacanın başına dönersek –ki bilenler bilir bu teknik öykücülükte iyi bir şeydir.- yazma nesneleriyle yalnız kalmış Pazar yalnızı yazarımız bu öyküyü, öykü parçalarını betimlemeleri neden yazmıştır? Bunu soruyoruz çünkü biliyoruz ki okuyucular, yazılan bir hikâye, romanın kendisi kadar, o öyküyü, romanı, hikâyeyi yazdıran içgüdüleri, bilinçaltı hazırlıklarını da pek merak ederler.

Bu noktada yazarımızın paltosunda, aklının bir köşesinde hep bulunan, cep psikanalistimizden faydalanarak, yazarımızın açıkça ve barizce evlenmekten, aile kurmaktan pek korktuğu, bir yandan da yalnızlık vesilesiyle için için bunu istediği, önceki sayfalarda okuduğunuz öykücükle de bu korkuyu pekiştirdiği,” Off be iyi ki yalnızım arkadaş. Kim çeker arabanın yan koltuğunda kayınpederin takma dişlerini” tarzı, kıssadan hisselerle,memleketimizin, devlet-i aliyemizin temel taşı olan aile kurumuna, sinsice, kurmaca öyküler yoluyla saldırdığı, kendi hastalıklı korkularını toplumdaki başka bireylere de geçirerek suçu yaymaya çalıştığı, kamu düzenini bozduğu…Yazarımız irkilerek, cep psikanalistinden, cep savcısına, cep yargısız infazcısına dönüşmüş olan aleti düğmesine basarak susturur. Haddinden fazla anlatılmış, belki de sarkmış olan bu Pazar yazısına, öyküsüne burada son verir.

Dipnot:Bir sonraki yazımız halisane bir bekar yetişkin etkinliği olan cumartesi gecesine dairdir.

Cem Emrullah

19.11.09

Ölümün

ÖLÜMÜN

Banyodaki aynaya yüzünü yaklaştırdın. Rujun kapağını kıvırarak açıp,diş fırçalarının olduğu kabın yanına koydun. Sen hazırlanırken, kızlar; salonda çalan müziğe eşlik ederek, dans ediyorlardı. Hepiniz pürneşeydiniz. Tam bu sırada ben, evde özenle sakladığım mavi kadife kutudaki pırlanta yüzüğe bir kez daha bakıp, bu değerli nesneyi ceketimin iç cebine yerleştiriyordum. Sen endişeliydin, bana hazırlanıyordun. Kapıdan girdiğim anda, sanki bütün o uzun uzadıya hazırlıkları yapan, sen değilmişsin gibi, umursamaz tavırlar takınacak, koltukta bacak bacak üstüne atıp, dimdik oturacak, tüm çabalarıma, gönül alma manevralarıma yanıt vermeyip, başını hızla yana çevirip, saçlarını savuracaktın.

En çok arabada kavga edişimizi özlüyorum. Bana resti çekip inmek isteyişin, senden önce davranıp, sürücü tarafındaki kapı kilitleme düğmesine basan ben, tok bir ses, kapının kolunu zorlayan sen, kırılan ojeli tırnakların, “Senden nefret ediyorum!” deyişin. Tüm o anları yeniden yaşamak istiyorum. Yaşıyormuşsun gibi… Bunu yapmamam gerektiğini, kendime yeni bir sen bulmam gerektiğini biliyorum… Dört yıl oldu. Acım bugün gibi yüreğimde. Azalmıyor. Yerine yerleşiyor. Yayılıyor.

Vapurda hayatımın kadınıyla tanışacağım aklıma gelmezdi. Çıkış kapısının önüne konulan halata, topuklu ayakkabılarınla takılmış, düşmek üzereyken, beline sarılıp tutmuştum seni. Şaşkın bir bakış, kısa bir teşekkür, iskeledeki çay bahçesinde, soğuktan ellerimizi ovuşturarak içtiğimiz çaylar. Böyle şeyler filmlerde, romanlarda olur sanırdım. “Burcun ne senin?” diyen sesin kulaklarımda çınlıyor.

”Aa hiç boğa gibi değilsin!”

“Daha söylemeden tutturabilenini görmedim zaten. Kadınlar neden burçlara inanırlar?”

“Bilmiyorum. Nerde kalıyorsun burada?”

“Hergün bir yerde işte. Hah hah.”

Sana yalan söyledim. Hiç de anlattığım gibi çapkın biri değildim. İyi ki de değilmişim. Kadınların çapkın değil sadık erkeklere saygı duyduklarını, gelip geçici yerine sürekli ilişkileri tercih ettiklerini sayende fark ettim.

Onbir vapuruna güç bela yetiştiğimiz o günü hatırlıyor musun? Biletçinin şaşkın bakışları altında koşar adım turnikeden geçmiş, yarı yolda tökezlenip, tekrar giymek yerine eline aldığın siyah rugan ayakkabıların… Ve koşmaya devam etmiştin, arkanda ben. Vapurun açık kısmına ulaşınca, nefes nefese, sonu gelmez bir gülme krizine tutulmuştuk. Yine muzipliğin üstündeydi. Vapurun ucundaki demir korkuluklara yaslanıp, o meşhur sahneyi taklit etmiştik. Hoş, kızıla boyalı saçlarınla sen belki biraz Kate Winslet olabilirdin ama pos bıyıklarım, koca göbeğimle benden pek Leonardo Di Caprio olmazdı! Yine de oyunu bozmadan, yüzün denize, boğaza, İstanbul’a dönük, sarıldım beline arkandan, saçlarını kokladım. Hep böyle mecburiyetler olsa ya hayatta.

Bugün yalnızım vapurda. Yokluğunu martılarla unutmaya çalışıyorum. Hiç dikkat etmediğim ayrıntıları görmeye başladım. Bazı martıların gövdesi benek benek, bazılarının değil. Genetik olmalı. Ya da belki dişi martılar beyaz, erkek martılar beneklidir. Bilmiyorum. Önemi yok zaten.

O tatsız hadiseden beri çok değiştim. Eskiden sıraya girer, bir bardak çayımı alır, hareket eden vapurda dökmemeye çalışarak, ayaklarımın ucuna basa basa, boş yer arardım. Şimdiyse yerime oturup, sabırla bekliyorum, nasıl olsa garson getiriyor. Hiç gelmese de umurumda değil.

Tahta koltuklarlardan birine yerleştim, boğazı seyrediyorum. “Akan suya bakmak rahatlatır.“ derler, doğruymuş. Haftada üç dört kere vapurla Beşiktaş’a geçiyorum. Beşiktaş iskelesinden geçerken gözüm o biletçiyi arıyor. Göz göze gelsek, beni tanısa, yanına gidip “Biliyor musun? O öldü” desem...Ne derdi acaba? Belki de başka bir yerde görevli artık. Hiç göremedim onu bir daha.

Doktorumun tavsiyesine uyarak, beni rahatlatan, mutlu eden şeylerin bir listesini yaptım. Bana anlattığına göre; insanlar depresyondayken, kendilerini eğlendirecek şeyleri keşfedemez ya da hatırlayamazlarmış. Böyle takılınca, evde dibe vurunca, açıyorum listeyi, gözümü kapatıp, parmağımı rastgele birinin üstüne koyuyorum, kurala göre, hangisi gelirse gelsin mutlaka yapmam lazım. Bazen Sarıyer de börek yemek denk geliyor. Zor oluyor ama yine de kuralı bozmayıp yapıyorum. Dört vasıtayla, tam iki saat sürüyor. Börekçiye ulaştığımda, bahçede köşedeki masalardan birine oturup, ayaklarımı uzatıyorum. Böreği hep sütle yerim ben. İçerim mi demeliydim? Böyle yazdıkça dile daha takıntılı hale geliyorum. İyi bir şey mi bu bilmiyorum. Herhalde iyi birşey.

Mavi bir radyo vardı annemden kalma, ses düğmesi bozuk diye nicedir tavan arasında durur. Aldım başucuma koydum. Bir de sevdiğim, hep benim çok beğendiğim parçaları çalan, bir radyo istasyonu keşfettim. Açıyorum o istasyonu ve hayallere dalıyorum. Bazen tabii mayına basıyorum. Senin sevdiğin bir parçayı çalıyorlar. Başlıyorum ağlamaya. Ne tuhaf değil mi? Yani bu kadar çok ağlamam. Yaşlı kadınlar gibi oldum. Televizyonda bir film izliyorum, örneğin annesi ölen bir çocuk, araba altında kalan bir kedi, hemen duygulanıyorum, gözlerim yaşarıyor. Sonra sakinleşiyorum, bir müddet iyi hissediyorum kendimi. Başka şeylerle uğraşıyorum, seni unutuyorum bir süreliğine ama neye yarar, sonra bir zayıflık anında; ayakparmağımı kanepeye çarptığımda ya da ekmeği keserken bıçağı elime oturttuğumda, o en keyifsiz anımda aklıma geliyorsun. Başetmeye çalışıyorum. İnan bana ayakta kalmaya çalışıyorum ama işte olmuyor.

Ölüye mektup yazılır mıymış? Yazılır evet. Gider mezar taşına bırakırsın. Mektup yazılmazsa mezarlık ziyareti de yapılmaz o zaman. Yine sinirlendim işte. Konu şu ki sevgili…sevgili… Adını anmamalıyım. Ağlama krizlerine tutuluyorum çünkü.

Mutlu mutsuzluklar mümkündür aslına bakarsan yani mutsuz da olsan bir şekilde o duygusal lağım çukurunda pekala mutlu olabilirsin. Domuzlar gibi. Ben de böyle olacağım. Mutsuzluğum herkesin en keyifli olduğu anlarda yaptığım soğuk, karamsar şakalarda belli olacak. Her olumlu olayda, tatsız bir yan bulacak, hep en kötü ihtimalleri aklıma getirecek, huysuz huysuz oturacak, herşeyden şikayet edeceğim.

Şüpheli gerçekliklere inanmak karakterimin bir parçası galiba. Bir türlü kurtulamıyorum bu huyumdan. Affedememekten de. Sen öldükten sonra yaşamaya cüret ettikleri için her kadından nefret edeceğim. Senin güzel vücudunu solucanlar kemirdiği için bir daha asla bir kadının bedenine o şekilde dokunmayacağım. Senin ince beyaz boynun, toprakta bir kemik parçasına döndüğü için bir daha hiçbir kadına arkasından sarılıp, saçlarını iki yana ayırıp, ensesine tüy gibi hafif bir öpücük kondurmayacağım. Bir daha, bir daha asla kıpkırmızı dudaklara kenetlenip, ab-ı hayatı bulmuş gibi tutkuyla öpmeyeceğim bir kadını.

Sana çarpıp kaçan, şimdi elimde, trafik müdürlüğünde görevli rüşvet çetesinden edindiğim fotoğrafı, adı, adresi olan o serseriyi bulacağım. Ona ne mi yapacağım? Çok fazla bir şey değil! Alkollü araba kullanmanın, halka açık bir caddede son sürat giderken, bir kadına çarpıp kaçmanın, milletvekili babasının torpiliyle cezaevinde yatmaktan kurtulmanın, insan sağlığına ne kadar zararlı olabileceğini, ölmüş amcamdan kalma dağevinin bodrumunda ona anlatacağım.

Cevap ver… seslen bana… O eski günlerdeki gibi elimi tutup, yanağına bastır. Başını göğsüme yasla. Saçma sapan sorular sor, doğmamış çocuğa don biç, kız sana, oğlan bana benzesin, senin istediğin gibi… Pembe panjurlu bir evde yaşlanalım, ellerinde çikolata paketleriyle ziyaretimize gelsin torunlarımız ve sen sallanan sandalyede sevgiyle ve özlemle gözlerimin içine bak.

Sisli bir aralık sabahında, bağdat caddesinde, elinde bir paket poğaçayla karşıdan karşıya geçmeye çalışmamışsın gibi, yaşıyormuşsun gibi, vazgeçmişsin gibi, o gün evden hiç çıkmamışsın gibi. Aslında o gün eve gelen misafirlerin poğaça sevmediğini ya da alışverişin uzadığını, dışarı çıktığında, kırmızı bir Mustang’in çarpıp kaçtığı, yerde yatan bir kızı gördüğünü, şakaklarından dudakları renginde koyu bir kan sızan kişinin gerçekte sen olmadığını söyle bana. Söyle bana güzellik söyle ki şu filmi geriye sarayım. Söyle konuş…

O sabah tıpkı üç yıl önceki gibi seni almaya eve geldiğimi, cama taş atıp, annenden gizli seni arabaya aldığımı, caddeden dört sokak ötedeki arkadaşımın evinde kucağımda sen, bir ilkbahar sabahını patlayan çiçeklere, uçan kuşlara bakarak geçirdiğimizi, yükselen güneşin dizlerimizi ısttığını ve senin o caddeye o gün hiç çıkmadığını söyle bana. Söyle yoksa delireceğim! Söyle yoksa cinayetler işleyeceğim! Söyle yoksa o haytayı, bir ev bir araba karşılığında, serbest bırakan hakimi ondört yerinden bıçaklayacağım, söyle yoksa ölen genç kadının kazada sekizde altı kusurlu olduğunu iddia eden savcının beynini av tüfeğiyle uçuracağım söyle… Söyle bana. Söylemezsen kendimi boğaz koprüsünün en kalabalık yerinden boğazın mavi sularına bırakacağım. Söyle söylemezsen eğer çok kötü olacak.

Galata kulesine dokunsan yakalayacakmışsın gibi yakın duran o gece kulübünde terasın korkuluklarına yaslanıp, heyecanla bir bir anlattığım Cenevizliler ve Bizans tarihi konferansıma dudaklarıma götürdüğün işaret parmağınla son verişin, şaşkın gözlerle sana bakan ben ve “seni seviyorum” derken yüzündeki yaramaz kız çocuğu bakışı. Utangaçlığıma bayılıyor oluşun, beni olduğum gibi kabullenişin, bir yetimhanede geçen çocukluğumda hiç tatmadığım duygularla beni tanıştıran sen…. Zihnimi kaplayan varlığın, ellerim kadar gerçek vücudun …

Şimdi beynimden çık, karşımdaki sandalyeye otur “Ne oldu sana böyle?” diye sor bana. Çenemi tut, başımı yukarı kaldır, saçlarımı yanlara ayır avuçlarınla ve yanaklarımdan öp. Hasta olduğumda geldiğin gibi gel, elini alnıma koyup ateşime bak yine. Çok içtiğim için payla beni. Çok yediğim için gülümse, sensiz yapamadığım için küçük gör beni ve sadakatimi zulmünle sına…

Yeterki yeterki o gün orada o arabanın hemen önünde karşıdan karşıya geçiyor olma yeterki kıpkırmızı bir motor kaputuna çarpıyor olma başını, yeter ki sen yaşa ben öleyim….

Televizyonda en sevdiğin filmi göstersinler,eteklerini savurarak danset o çingene kızı gibi. Saçını elinle ağzına götürüp komiklikler yap yine. Tıpkı o günkü gibi koca bir yastıkla omuzlarıma vur. Sandalyeyi salla, ben salondaki ampulu değiştirirken, otobüste yanımızda oturan yaşlı kadının sivilcelerine kıkırdayarak gül. Sen hep o yaramaz kız ol. Hiç dinleme beni. Markette kasiyer kızla kavga et. Elinde beyaz bir sopayla, karşıya geçmeye çalışan, kör bir adama yardım et, elinle durdur gelip geçen arabaları. Sen yine o eski sen ol.

Ruhumu seninle doldur. Asık suratlı, karamsar bir adamı, dünya zevkleriyle, iyimserlikle, sevecenlikle ve insan sevgisiyle tanıştır yeniden. Göğsüme yaslanıp “Lütfen!” diyerek vazgeçir beni kavgadan. Alay et benimle. Kareli gömlekler, kırmızı papyonlar, kalp şekilli donlar al bana yine. Soytarıya çevir beni.

Ne olur birileri ölüleri diriltmenin, zamanı geriye almanın bir yolunu bulmuş olsun, herşey bir rüya, bir kabus olmuş olsun.

Asker dedemden kalma bu tabancayı görmüş müydün hiç? Bunu şimdi alıp da masamın üstüne koymam aptalca. Her üç satırda bir kalemi bırakıp, silahı başıma dayayıp, vazgeçmem de aptalca. Sözlerim bitmedi bir türlü. Artık sözlerin, çabalamaların, tırmalamaların ayakta kalmaya çalışmaların sonuna geldim.

Savcı, o serseri ve hakime gelince, yataklarında ecelleriyle gebersinler. Onların kanıyla elimi kirletmeyeceğim. Sen böyle olsun isterdin çünkü. Masum ve tertemiz geleceğim yanına. Bundan başka bir dünya daha var, bunun kadar kötü, adaletsiz, acımasız olmayan. Mutluluğun hayat denen tiyatro oyununda bir görünüp bir kaybolan kısa bir sahne olmadığı bir dünya var. Seninle orda karşılaşalım tekrar…

,

Cem Emrullah

05.12.09

Nasıl Kazanan Olunur?

NASIL KAZANAN OLUNUR?

Bu kitabı yazmaya birkaç gece önce katıldığım lise mezunlar derneği gecesinden sonra karar verdim. Geceyi ben ve benim gibi, işi bilen birkaç hergele ayarlamıştık. O Faik denen kaybeden gelinceye kadar her şey iyi gidiyordu. Kızların çoğu evlenmişlerdi ama gözlerinde hala bana âşık bakışlar yakalıyordum. Evet, Faik’ten bahsediyordum. Konunun dağılmaması gerekiyor. Bu Faik denen, bir kursa mı ne gitmiş, bir de kitap yazmış. Geri zekâlı.”Ay ne hoşmuş”. “Faik çok duyarlısın gerçekten”.”Kitabını okudum, baştan sona harikaydı şekercim”, “Faik çok yetenekli ve zekisin”

Tüm bu maskaralıkları gece boyunca seyretmek zorunda kalınca, arabadan eve dönerken aklıma bu fikir geldi. Bugüne kadar yazılan tüm kitaplar bizim Faik gibi zavallı kaybedenler tarafından yazılmamış mıdır? Evet dedim kendi kendime. Ama insanlar benim gibilerini daha çok severler. Neden o aptalın vızıldamalarını okumak istesinler ki? Ulan Kerim dedim. Şunu düşün; ben mi bir şey anlattığımda daha çok gülünüyor? O mu? Ben tabii ki. Öyleyse anlattığım şekilde yazabilirsem; bu iş olur. Aysu dedi ki; estetik olmalıymışım. Tarabya da bir daire tuttuğum üniversiteli sevgilimdir kendisi.(Sır tutabilirsiniz umarım) Edebiyatta ve sanatta her şey estetik olmalıymış. Öyle küfür, hakaret pek hoş karşılanmazmış. “Hadi oradan” dedim. Sen ne anlarsın.

Bırakalım bunları sevgili okurlarım. Bir dakika. Sevgili mi dedim ben? Ne yumuşakça bir kelime bu. Başka bir şey bulmalıyım sizlere hitap etmek için. Kankalarım, dostlarım ortaklarım, işi bilenler. Neyse bunu sonra düşünürüm. Dün gece uzun uzun, bu yazmak istediğim romanın konusu ne olmalı? diye düşündüm. Lüks bir sitede bulunan tripleks villamın, masif döşeli salonunda, Amerika’dan getirttiğim, antika, sallanan sandalyeme oturdum. Bir de puro yaktım tabii. Düşünürken hep puro içerim. Sabaha karşı saat dörtte, bir şimşek çaktı aklımda.

Kendi hayatımı anlatacaktım sizlere çünkü baylar, bayanlar sizler de Faik gibi kaybedenlersiniz. Yani siz benim gibi olmak istersiniz. Benim gibi olmamanın acısını çekersiniz. O yüzden size, ben nasıl ben oldum, onu anlatacağım. Yani kısa yoldan nasıl bir kazanan olunur, bu kitap boyunca, bunun hikâyesini okuyacak ve belki siz de bu kitaptan sonra bir kazanan olacaksınız. O hassas aptallar gibi sizlere çocukluk yıllarımı anlatacak değilim. Ben size ortaokul ve lise yıllarımdan bahsedeceğim. Çocukluğun hiçbir önemi yok aslında. Vızıldanıp, dayak yiyip, süt tüketilerek geçen, hayatın gerzek bir dönemi sadece. Ergenlik yıllarıysa kaybedenlerle, kazananların belli olduğu dönemdir.

Hep o sıkıcı üniformayı değişik, şık bir hale getirecek, bir ayrıntı bulurdum. Ceketin altına giyilen marka bir kazak, gri kumaş pantolonun altına ustaca gizlenen ve kontrollerde yakalanmayan son model spor ayakkabılar, her daim jöleli saçlar, en ağza alınmadık usturuplu küfürler, umursamaz bakışlar, bol miktarda cesaret ve haddini bilmezlik. Tüm bu özellikler beni trend yaratan ve taklit edilen biri haline getirmişti.

Sevgili kaybedenler bir kazanan olmanın ilk şartı cinsel başarıdan geçer. Öncelikle kadınsanız erkekler tarafından, erkekseniz kadınlar tarafından çekici bulunmanın yollarını bulmalısınız. Sonra organizasyonlar düzenlemelisiniz. Sürpriz doğum günü partileri. Sadece bazılarının katılabildiği kısa okul gezileri. Ses tonunuz, duruşunuz. Her şey ama her şey bir kazanan olduğunuzu hissettirmeli diğerlerine. Doğru zamanda, doğru yerde ve öyle uzun hesaplarla değil sadece doğru zamanlamayla.. İnsanlar zaferi avuçlarınıza kendiliğinden bırakacaklar. Yıllardır bana olduğu gibi size de böyle olacak. İlk şart; hep dik duracaksınız iki; her tartışmada üste çıkmayı başaracaksınız ve üç; acımasız olacaksınız!

***

Aslında bugün yazmayacaktım çünkü kafam çok bozuk. Neden? Çünkü birincisi borsa da bazı hıyar danışmanlara güvenerek aldığım kâğıtlar yarı yarıya değer kaybetti, ikincisi bu benim aklıma gelen kazananlar fikri benden önce birkaç başka hergelenin de aklına gelmiş. Aysu dün bana bir kitap verdi. Henüz okumadım. O sinirle arabanın arka koltuğuna attım. Bütün iyi fikirler neden hep daha önce bulunmuş olur. Allahın cezası. Yine de okuyacağım o kitabı. Belki biraz çalarım heriften.

Her neyse sonuçta benimki özel bir şey olacak dediğim gibi ben nasıl ben oldum, bu önemli. Siz gerzekler -bunları son düzeltide silerim artık- bu kaybedenlikten nasıl kurtulursunuz. Ben aslında doktorum. Ruh doktoruyum ben. Bir çeşit terapist. Evet. sizi okşayarak adam ediyorum. Örneğin harbi diplomalı bir psikologa gitseniz ne olur sizce? “Buyurun beyefendi ya da hanımefendi. Uzanın şöyle. Bana çocukluğunu anlat.”Sonra da tacizci psikolog hikâyeleri tabii. Çıkışta da yüz dolar hesap.

Benim yöntemlerim daha farklı olacak. .Bakın sevgili salaklar; ben bir efsaneyim yani ben, ben Kerim’im. Beşiktaş Anadolu Lisesi’nden seksen beş yılında mezun olanlara bir sorun beni. Kahretsin çok iyiyim! Yani demek istediğim ben damdan düşen daha doğrusu dama çıkmayı başaran biriyim. Bende kararsızlık göremezsiniz. konuşurken kekelemem, gülerken öksürmem. Benden öğreneceğiniz çok şey var. Sadece aşk hayatı değil. Üstelik iş hayatına yönelik de. Ya da boş ver. Onu başka bir kitap olarak düşüneyim en iyisi. Nasıl Çok Para Kazanılır? Kerim Sönmez. Evet. Bu da iyi fikir. Böyle bir kitap kesinlikle çok satar. Ben bunu iyice bir düşüneyim.

***

Bu iş iyice sinirlerimi bozmaya başladı. Bazen, yazacak hiçbir şey gelmiyor aklıma. Yani ne anlatacağım size? Yirmi yıl önce kızların olmadığı boş derste düzenlenen geğirme yarışmasını kimin kazandığını mı? Kimin umurunda bir ergenin dünyası?

Faik… Faik nasıl yaptı bunu? Dur bakalım. Ne demişti. Evet İlkumut derneği.

Geçenlerde internetten araştırmıştım. Kursun hocası Semiha Yazıcıoğlu isminde bir yazarmış.

Bir dakika yahu neden yarın gidip şu hatunu bir görmüyorum ben. Gerzek Aysu’dan fikir almaktan iyidir. Ne demişler “İş bilenin kılıç kuşananın”. Bu da atasözü olsun size. Hadi eyvallah.

***

Bir bardak viski doldurdum kendime, bir de en iyi kalite dolmakalem aldim gelirken. Tahmin edin neden bu kadar neşeliyim. Bildiniz. Semiha hanımla görüşmem mükemmel geçti. Bugün sabah saat dokuzda Kabataş’a gittim ve derneğin bulunduğu sokağa arabamı park ettim. Kendimi boş ve kayıtsız hissediyordum. Arabadan derneğe yürürken herkesin yaptığı gibi Semiha Yazıcıoğlu’nu gözümün önüne getirmeye çalıştım. Diş teli takan, kısa saçlı, çirkin mi çirkin, inek bir hatun olarak düşündüm onu.

İki katlı bir bina olan derneğin kapısından içeri girip, birinci kattaki bekleme odasında onu beklerken, cep telefonumdan Aysu’ya mesaj gönderiyordum. Birdenbire içeri, sütun gibi bacakları olan, fıstık gibi bir hatun girip “Merhaba Kerim bey ben Semiha. Size nasıl yardımcı olabilirim?” deyince şaşkınlıktan dilimi yutacaktım nerdeyse. Masadaki yerine geçerken, arkadan kalçalarını süzdüm. İyi parçaydı. Üstelik edebiyatçı.

Ona projemden bahsettim. Faik’ten hiç söz açmadım tabii. Gerzek değilim. Son derece ilgiliydi. Gerçekten orijinal bir fikirmiş bu aklıma gelen. İnsanları kazanan-kaybeden olarak ayırmak pek onun tarzı değilmiş ama çok ilgi göreceğinden ve değişik bir şey olacağından eminmiş. Sonunda ne çıkacağını merak ediyormuş. Yanımda getirdiğim kâğıtlardan yazdığım şeyleri gösterdim ona, tabii bu okuyucuya hitap ettiğim yerleri silip, sadece anılar kısmını bırakacağımı söyledim. Yani insanlar bu kitabı; bir kazanan nasıl olur, onu öğrenmek için okuduklarına göre…

Tam bu sırada ceketimin iç cebinden çıkardığım dolma kalemle, o kısımları öfkeyle karalıyordum ki hararetle elimi tuttu. “Hayır hayır sakın” dedi. O anda ben tabii ki onu dinlemiyordum. Elimi tutan eline baktım. Gözlerine baktım. Yatmak mı istiyordu yoksa trajedi mi istiyordu? “Kerim bey bu modern bir anlatım tarzıdır. Sakın silmeyin! Yazdığınız romanda ne anlattığınız kadar size bunları yazdıran itkiler de okuyucunun ilgisini çeker” dedi. Kafam karıştı. Haklı olabilirdi. Dolmakalemi tekrar cebime koydum. Bu kadını becermemeliyim diye düşündüm. Bana lazım olacak. Neden düzenlediği yaratıcı yazarlık kurslarından birine katılmıyor muşum? Hem yazdıklarımı bu işlerle ilgili bir kitleye sunma şansı bulurmuşum hem de profesyonel destek almış olurmuşum. Buna pek yanaşmayacağımı söyledim. Tabii, on iki adet kaybedenle üç saat aynı odada kalmaya dayanamayacağımı söylemedim ona. Bana acıyarak baktı. Özel ders verip veremeyeceğini sordum. Kararsız göründü. Kurs ücretinin beş katını teklif ettim. Çok bozuldu. Hemen düzelterek, pek tabii ki bu sanatsal becerileri kazanmamın parayla ölçülemeyeceğini, başarılarını duyduğumu falan söyleyerek, ortamı yumuşatmaya çalıştım. Konuyu kısa kesti. Düşüneceğini, para konusunu dernek yöneticisi Ayfer hanım’la konuşmam gerektiğini söyledi. Peki deyip ayrıldım. Kabataş’tan Kadıköy’e kadar tüm yol boyunca onu düşündüm. Gözlerindeki bakışı. Sanki içimden ne geçiyor okur gibiydi ve sanki benden bir adet de onun içinde vardı…

Eve giderken yol üstündeki kitapçıya uğradım ve Semiha Yazıcıoğlu’nun kitaplarından birini aldım. Eve geldiğimde Selma, her zamanki gibi, bir yerlerdeydi. Son zamanlarda -bir o eksik kalmıştı zaten- yoga kursuna gidiyordu. Birçok evlilik gibi, bizimki de ilk beş yıldan sonra heyecanını kaybetmiş, bir çeşit ortaklığa dönüşmüştü. Evde olduğumuz uzun saatler boyunca hiç konuşmuyor, birbirimizden kaçıyorduk adeta. Bu açıdan bakarsak da benim bu roman, kitap işlerine merak salmam iyi oldu.

Semiha Yazıcıoğlu’nun Hürdünya gazetesi roman ödülünü alan kitabında, yazmakta olan, yazarak sorunlarına çözüm arayan bir kadın vardı. Bu kadını düşündüm, bugün elimi tutan, “Sakın silmeyin” diyen Semiha’nın yüzü gözümün önüne geldi. Semiha ne kadar Okşan’dı -romandaki kadın karakter- Okşan ne kadar Semiha’ydı acaba? O gece Semiha gözümde, sırf güzel ve çekici bir kadın değil, çözülüp sınıflandırılması gereken bir muamma haline geldi. Kitapçıya girdiğimde o kaybedene para kazandırmamak için gizlice çantama attığım Faik’in kitabına da bir göz gezdirdim. ”Randevu Öyküleri”. Allahın aptalı! İlk genelev ziyaretini öykü diye yaz sen, bir de ödül al. İnanamıyorum bazen. Diyorum size; ben kesinlikle başarılı olacağım bu yazma işinde!

Semiha Hanım bugün çok kafama yatan başka bir şey daha söyledi. Bunu da buraya yazıyorum ki unutmayayım. Benim için bir nevi yol haritası olacak çünkü fikirleri. ”Nasıl Kazanan Olunur” adlı kitap, bir kendine yardım kitabı değil, kurmaca bir roman olmalıymış. ”Nasıl Para Kazanılır” adlı kitap fikrime de pek sıcak bakmıyormuş çünkü bu tarzda çok kitap varmış piyasada. Espriyi patlattım bende. “İyi bari paraların hepsini ben kazanmaya devam ederim o zaman.” Güldü tabii. Kadınları güldürmeyi hep başarmışımdır. Çünkü onları çözerim. Biri diğerine benzer aslında. Birinde işe yarayan formül diğerinde bazen işe yarar bazen yaramaz.

Sevgili kaybeden erkekler; bu kısımları iyi okuyun. Size kadın denen muammayı açıklayacağım. Bugün ufkunuz açılacak. Kadınlar süslenmelerine göre ikiye ayrılırlar. Çok süslü kadın, hiç süslü kadın. Yani bilirsiniz işte. Bazıları plaja bile küpeyle gider. Bazıları da heryere kotla gelir. Erkekler genel olarak süslü olanları severler ama kotçularında zeki olduklarını unutmamalısınız. Kafama takılan şu ki bu Semiha her iki tür arasında sanki ara bir tür. Degisik biri iste. İkinci özel dersi sabırsızlıkla bekliyorum.

***

Bugün yine çok keyifliyim. Semiha’yla dersimiz harika geçti. Tam da tahmin ettiği gibi; çok iyi gidiyormuşum. Tabii ona okuttuğum bölümler kendisinden bahsedilmeyen kısımlardı. Çok beğendi. Kısa sürede çok iyi bir noktaya gelebilirmişim. Yalnız yazma pratiğini kaybetmemek açısından her gün mutlaka bir şeyler yazmalıymışım. Haldun Taner’in bir kitabını hediye etti bana. Rahmetli günde yirmi sayfa yazarmış, sırf pratik olsun diye. Daktiloyla hem de. “Helal olsun” dedim. Birlikte yaşadıkları birkaç anıyı nakletti. Çok güldük. İlginç olan, onun da beni güldürebiliyor oluşu. İnce bir espri anlayışı var ama sanki biraz daha samimi olsak, zzzzt Erenköy tarzı esprileri bile yapacakmış gibi duruyor. İnsanın samimi olası geliyor birdenbire ve birdenbire de onunla yatmak istiyorsunuz. Yani arkadaş mı, sevgili mi olmak istediğinize karar veremediğiniz biri. İyisi mi, şimdilik hocam olarak kalsın. Dediğim gibi ona ihtiyacım var.

***

Doğru tahmin. Dün hiçbir şey yazmadım. Semiha kızacak. Kızarsa kızsın, çok da umurumdaydı. Deha var bende deha. Pratik yapmama gerek yok benim. Neye elimi atsam başarılı oldum ben. Düne kadar tavlada yenilmişliğim yok. Okey de üst üste dört tur bindirmiş adamım, bunu mu yapamayacağım. Hey yavrum hey!

Bugün tüm günü ofiste geçirdim. Gelen giden müşteriler, ağırlanması gereken konuklar falan filan. Ben artık sıkıldım bu iş hayatından. Zaten hisse senetlerinden ihtiyacım kadarını kazanıyorum. Ne diye halen faalim ben de bilmiyorum. Eğer şu yazma işi tutarsa, ofisi kapatır, kendimi tamamen yazmaya veririm. Bir yandan edebiyat kitapları, bir yandan iş hayatıyla ilgili tavsiyelerim. Zaman zaman gazetecilere röportaj veririm. Bir menajerim falan olur, öyle herkes her dakika ulaşamaz. Güzel olmaz mıydı? Bir edebiyat dergisinin kapağında ben, düşünsene; Üzerimde röddaşambır, elimde cohiba purom ve viski, sallanan sandalyemde poz veririm. Ya da şu masayı yazı masası yaparım. Masada yazarken, sırf poz vermek için ara vermiş gibi yana doğru döner, bir elim aşağıda, okuma gözlüklerini tutarken ya da gözlüğün ucu ağzımda da olabilir. Dur en iyisi şöyle olsun; Gözlük masanın üstünde benim elim çenemin altında, uzaklara doğru bakıyorum. Sanki çok derinlemesine bir romanın, öykünün dünyasına dalmışım. Mükemmel olacak hissediyorum. Hatta gelebilecek soruları bile tahmin edebiliyorum.

“Kerim bey, hem iş hayatında hem edebiyatta bu derece başarılı olmayı nasıl başardınız? Sonuçta birbirine çok uzak alanlar.”

“Şey… Ben bazen bunun genlerimde olduğunu düşünüyorum. Yani bir işle uğraştığım zaman çok az bir çabayla diğerlerinden çok daha başarılı olabiliyorum. Bu noktada izninizle mütevazı olmaya gerek görmüyorum, sanırım özel biriyim. Bu zaten çok açık değil mi? Ha ha ha.”

“Anlıyorum. Tüm bunların üstünde bir de mutlu aile hayatınız var. Eşiniz de ilgili midir edebiyatla? Sizi destekler mi?”

“Eşim mi? Ah evet aslına bakarsanız Selma ilk okuyucumdur. Tüm yazdıklarımı ilk ona okurum. Kırmızı noktalı kısımlar hariç tabii. Ha ha ha.”

“Çok mu okur Selma Hanım? İlgili midir edebiyatla?”

“Şey aslında, ben onu naif okuyucu olarak görüyorum. Yani sanki nötr biri. Fikirlerine önem veririm.”

İşte böyle uzayıp giden ve benim resmimle süslenen bir röportaj. Ne harika olurdu. Hiç uzak değilim inanın bana. Üstelik Semiha’da benim olacak. Selma gibi biri bana yakışmaz o saatten sonra. Semiha’yla olan samimiyeti ilerletmeliyim. Bu da şimdilik tasarılarımdan biri olsun.

***

Bugün üçüncü özel derse geçtik. Bana bir okuma listesi hazırlamış. Bir ton kitap. Ulan paraya yazık be! Ben bunların hepsini okusam, göz falan da kalmaz bende. Bir türlü anlamadı hala. Yetenek var bende yetenek. Bugün söyledim ucundan ucundan zaten.

-Ah demek siz de mor renk seversiniz?

-Evet hep severek giyerim bu kazağı

-Bu çok anlamlı bence.

-Neden anlamlı? Siz de mi bu rengi seversiniz yoksa?

-Mor rengi zeki insanlar seçermiş çünkü. Anlamıyor musunuz Semiha Hanım? Sizin gibi bir entelektüelin bunu çoktan anlamış olmasını beklerdim. Bizler özel insanlarız. Seçilmiş kişileriz. Bu çok açık.”

Sandalyeyi biraz daha yaklaştırıp gözünün içine baktım. Beni kabullenmesini bekliyordum o anda. İçindeki volkanı ateşlemeye çalışıyor, kadınlık duygularını uyandırmayı hedefliyordum. Biraz daha uğraşınca avuçlarımın içine düşecekti. Semiha benim en önemli zaferim olacaktı. Sonunda direnişi kırılacaktı. Bundan hiç kuşkum yoktu.

-Kerim bey aslına bakarsanız ben sizin gibi düşünmüyorum. Her işte olduğu gibi bu işte de çalışmak ve disiplinli olmak çok önemlidir. Bunu, işin başında anlamanız çok önemli.”

Sözlerini bitirdi, kurduğum göz kıskacından kurtulup, karşılıklı oturduğumuz masadan kalktı, odanın içinde dolaşmaya başladı.

-Seçilmiş kişiler meselesine gelince, ben buna da pek inanmadığımı belirtmeliyim. Öyle olsaydı bile-lütfen alınmayın- bu renk tercihlerimizle ne derece ilgili olurdu bilmiyorum.”

Sol tarafa doğru meyletti ve odada bulunan raflardan birinin üzerindeki kitaba uzanmaya çalıştı. Arkadan onu izliyor, ses tonuyla büyülenmiş, izlemekte olduğum manzaranın tadını çıkarıyordum. Kitabı alamadı, boyu o rafa yetmiyordu. Ayağa kalktım, arkadan ona yaklaştım, saçlarının kokusu burnuma dolacak kadar yakındık ve o benim arkasında olduğumdan habersiz, kitabı almaya çalışıyordu, uzandım ve kitabı alıp gülümseyerek uzattım. İrkilerek arkaya döndü. Korktuğunu belli etmemeye çalışıyordu. Elimden aldı. Kruvaze ceketimin kolunu düzelterek, bir adım geri çekildim. Titrek bir sesle teşekkür etti. Konferansına devam ediyordu.

-Evet şey… Dediğim gibi çalışmak çok önemli. Bunu hem kendi yazarlık serüvenimde, hem de hocalık yaptığım kurslarda yaşayarak gördüm. Örneğin şu kitabın yazarı olan…

Kitabı tanımıştım.

-…Faik bey gerçekte bu kursun öğrencilerinden biriydi. Bu işlerle hiç ilgisi olmamasına rağmen, inanın kısa bir sürede, çok çalışarak bir dosya oluşturdu. Ben de önsözünü yazarak Paragraf yayınevinin editörü olan arkadaşım Mustafa Kırcalı’ya ricada bulunarak, okumasını istedim ve işte gördüğünüz gibi kitap yayınlandı, hatta ödül aldı.

Elimde Faik’in kitabı, öfkeden deliye dönmüş, belli etmemeye çalışarak, konuşmasının bitmesini bekliyordum. Cebimden telefonumu çıkararak, çalıyormuş gibi yaptım. “Ne? Acilen orda mı olmam gerekiyor? Tamam tamam hemen geliyorum” dedim hayalimdeki kişiye. “Şeyy özür dilerim ama acilen ofiste olmam gerekiyor. Kusura bakmazsınız umarım.” “Ah tabii tabii nasıl isterseniz zaten dersin de sonuna gelmiştik. Kitap sizde kalabilir. Haftaya görüşmek üzere” dedi. El sıkıştık. Odadan çıktım.

Binanın dış kapısından hızlı adımlarla geçerek arabaya bindim, bir sigara yaktım. Hızlı ve gürültülü bir şekilde dernek binasının bulunduğu sokaktan çıkarak, çevreyoluna saptım. Yolda giderken öfkeli ve düşünceliydim. Faik’le ilgili birkaç anı aklıma geldi. Fermuarı açık sınıfa gelmesi, hiç değişmeyen kemik gözlükleri, sürekli okulun kabadayılarından dayak yiyor oluşu. Neden bunları şu “Nasıl Kazanan Olunur?” kitabıma yazmıyorum. Mükemmel bir intikam olur. Doğrudan adını vermem tabii. Ufak ufak ima ederim. Şu ünlü edebiyat yazarımızın, kitabında anlattığ,ı genelev ziyaretinde çorabını çıkarmak isteyince neler olmuştu dersiniz? Ha ha ha. Evet evet harika fikir. Neden bütün harika fikirler beni bulur. Harika biriyim de ondan herhalde. Tabii bunu henüz anlayamamış olanlar var… Sadece zaman meselesi.

***

İyiden iyiye hırs yaptım. En kısa sürede bir dosya hazırlayıp, bir yayınevine göndereceğim. Sabrım taşıyor. Bugün, berbat bir iş gününden sonra eve geldim. Koluma astığım pardösümü, antredeki vestiyere bıraktım. Çantamı diğer koluma alarak, salondan hızlıca geçiyordum ki televizyon seyretmekte olan Selma beni durdurdu.

- Hayırdır beyefendi, siz eve uğrar mıydınız?

-Selam. Sıklıkla evde oluyorum aslına bakarsan ama yogadan, konkenden vakit bulamayan sevgili eşim bunun pek farkında değil galiba.

-Yaa öyle mi! Yavuz hırsız ev sahibini bastırır demişler. Kerim! Bana bak. Aysu diye biriyle görüşüyormuşsun. Her şeyin farkındayım. Bana yutturduğunu sanma. Tahammülüm bir yere kadardır. Rezil ederim seni cümle âleme. Sen tam bir şerefsizsin. Sen sen bir işe yaramaz, üçkağıtçı sen sen sen…

-Evden işe gelip sevgili karımdan bunları mı duyacağım? Bunun için mi eve geliyorum ben? Senin sorunun ne? Paran mı yetmiyor? Arabanı mı değiştirmek istiyorsun ha? Sorunun ne Allahın cezası?

-Defol salondan defol. Havasını attığın o paraya benim, sevgili kayınpederinin sayesinde sahip olduğunu sakın unutma. Sen bir hiçsin Kerim. Anladın mı? Sen bir hiçsin.

-Bana bak. Sen de baban da benim tırnağım kadar olamazsınız. Ben Kerim Sönmez’im kim olduğumu herkes bilir. Sen anlamasan da, ne büyük biri olduğumu hepiniz anlayacaksınız. Ben odama geçiyorum. Senin gibi biriyle tartışarak vakit harcayacak değilim. Kafamı bozma ve beni rahatsız etme.

İşte böylece Selma’nın ağzının payını verdikten sonra çalışma odama geçtim ve ahşap kapıyı arkamdan kilitledim. Bugünkü olaylar da açıkça gösteriyor ki şu Selma’dan biran önce kurtulmalıyım. Beni anlayabilecek, bendeki dehayı takdir edebilecek biri olmadığı çok açık. Semiha oysa… Bilmiyorum…

Şu aralar boşanıp nafakayla falan uğraşmak istemiyorum. Hayatımda bir kırılma anındayım, hissediyorum. Bir yerlerden yırtılacak. Gün doğacak biliyorum. Ne olursa olsun yazmalı, büyük projem Nasıl Kazanan Olunur? üzerinde çalışmaya devam etmeliyim. Beni hiçbir şey engellememeli. Selma bile.

***

Bir haftadır hiçbir şey yazmadım. Neden? Kahrolası işler yüzünden. Ofisten çıkmam bazen gece yarısını buluyor. Sonu gelmeyen toplantılar, ölümüne sürdürülen pazarlıklar, durmadan calan telefonlar , yanıtlanmayan e-postalar, yurtdışıyla görüşmeler vs… İşe yaramayan şirket analistlerine milyarlar ödüyorum. Her iş bana bakıyor.

Daha önce aldığım kararı uygulayacağım. KORIOLIS’in verdiği satın alma teklifini kabul edebilirim. Bin tane adamla uğraşmaktansa, hepsini nakite çevirip borsaya yatırmak çok daha mantıklı. Kendimi tamamen bu yazma işlerine vereceğim. Yarın mail atacağım aracılara. Risk severim. Kazananlar risk alır. Unutmayın.

***

Her şey planladığım gibi gidiyor. KORIOLIS geri dönüşümden çok memnun. En doğru karar buymuş bizim için. Siz dua edin benim şu yazarlık işlerine başladığıma yoksa uğraşırdım sizinle de. ..Neyse.Artık ofise gitmiyorum. Avukatım Şenol’a söyledim, tüm kapanma işlerini yönetecek. Parayı Karayipler de yeni kurulan bir finans şirketinin hisselerine yatıracağım.

***

Şu f ile başlayan İngilizce kelime var ya o işte! Allahın cezası Wall Street çöktü. Hisseler yüzde yirmi değerinde. Selma haberim olmadan, ortak sahibi olduğumuz yat, villa, yazlık ne varsa üstüne geçirmiş ve evi terk etmiş. Belki de bundan sonra yazamam.

***

Kahrolasi dosyayı gönderdim ve kahrolası bir cevap aldım heriflerden. Yazmak bana göre değilmiş. Belki de bir başka sanat dalını denemem daha mantıklı olurmuş.Yazılan şeylere bir roman ya da öykü denemezmiş miş de miş işte. Allahın belaları.

***

Yukarda okuduğunuz notlar elime ulaştırıldığında Kerim beyin aracı boğaz köprüsü üzerinde terk edilmiş bulunalı, henüz bir hafta olmuştu. Eşi Selma Hanım, yaşadığı her şeye rağmen, rahmetlinin bu son hayalinin tarafımdan hayata geçirilebileceğini söyleyerek birlikte çalıştığımız beş aylık dönemde tuttuğu günlükleri şahsıma teslim etmiştir. Açıkça itiraf etmeliyim ki yazılan notlar ne nitelik ne de nicelik açısından bir roman, bir öykü oluşturabilecek durumda değildi. Ben yine de, hem eşinin acısını dindirmek hem de merhumun ruhunu şad etmek için bu notları elimden geldiğince düzenleyerek, hatta bazı yerleri kurgulayıp, bazı birlikte bulunduğumuz sahneleri en başından yazarak okuduğunuz bu kısa öyküyü oluşturdum. Umarım ortaya konan eser çabalarımıza değmiştir. Merhumun anısına saygılarımla.

Semiha Yazıcıoğlu

***

Sevgili okurlar,

Biraz önce son cümlelerini okuduğunuz öykü gerçeklerle tamamen ilgisiz olup, tarafımdan kurmaca bir öykü olarak, bu yılın başlarında tasarlanmış ve aşağı yukarı iki ay önce son taslağı yayınevine teslim edilmiştir. Yanlış anlamalara meydan vermemek amacıyla, Kerim Sönmez diye bir kişinin hiç var olmadığını siz okuyucularıma belirtmek isterim. Sadece şu kadarını söyleyebiliriz ki ben de hikâyedeki kurmaca kahraman Kerim Sönmez gibi 1982-1985 yılları arasında Beşiktaş Anadolu Lisesinde okudum. Hatta hep özendiğim belki birazcık da Kerim’i andıran, bir arkadaşımla tıpkı hikâyede bahsedildiği gibi mezuniyet gecesinde birazcık sohbet ettik. İşte öykümüz de bu kısa sohbetten esinlendi.

Meğer o hiçbir şeyi umursamaz görünen arkadaşım da, hep içten içe yazar olmak istermiş. Bunu duyunca yine tıpkı okuduğunuz kurmaca öykü de olduğu gibi, gece eve dönerken arabada bu fikir aklıma geldi. Eve döner dönmez, bu kısa öyküyü yazmaya başladım. Kerim gibi edebiyattan hiç anlamayan birinin bazı şeyleri keşfetmesini, hatta kullandığı dilin birazcık edebi olmasını sizlere hoş gösterebilmek ve inandırıcı olabilmek adına Semiha karakterini uydurdum. Gerçekte böyle birisi yoktur. Sadece yine gerçek hayattaki karakterlerden esinlendiğim için Semiha karakteri de belki yazarlığa ilk atıldığım yıllarda katıldığım kurstaki hocamı hatırlatmış olabilir bazılarına ki bu doğaldır. Ancak hocam burada yazıldığının aksine erkektir ve Semiha hanımla hiç ilgisi yoktur. Saygılarımla, kamuoyuna duyurulur.

Faik Demir

Hahaha inandınız değil mi? Hepiniz yuttunuz iste! Ulan bir kere beni bir düşünün intihar edecek göz var mı bende? Öyle bir durum olsa, çoktan İsviçredeki gizli hesabı patlatır. Bahamalar da sahte kimlikle tatilde olurdum şimdi. Ne biçim yutturdum ama! Hadi hadi itiraf edin inandınız. Hahaha. Hoşça kalın güzellerim. Bir sonraki kitabımda görüşmek üzere. Nasıl Para Kazanılır. Unutmayın.

Kerim Sönmez

Sayın okuyucular,

Yukarda okuduğunuz son bölümler Kerim beyin, günlükte, kitabın sonunda yapacağını söylediği bana göre de karakterine son derece uygun bir şakaydı. Şakayı gerçeğe çevirip intihar edeceği kimin aklına gelirdi! Günlüklerin bu kısmını okuduğumuzda, editörümüz Mustafa Kırcalı’yla koyup koymama konusunda epeyce tartıştık. Sonuçta yazılan metnin orijinalliğine sadık kalmak adına, koymak zorunda olduğumuza karar verdik. Maalesef Kerim beyin hayat hikâyesi, puslu bir ekim sabahı, boğazin mavi sularinda sona ermiştir. Kendilerine Allahtan rahmet diliyoruz.

Semiha Yazıcıoğlu

Bu kadın ne saçmalıyor. Tüm öyküyü benim yazdığım gün gibi ortada. Kerim diye biri yok. Ben yazdım diyorum inanmıyor musunuz?

Faik Demir

Sizler kimsiniz? Bu öykü benimdir ve onu ben yazdım. Hatta ne yazması ben yaşadım, yaşadıklarımı yazdım. Hayatımı çalıyorlar. İmdaaaat.

Kerim Sönmez

Ben yazdım…

Semiha Yazıcıoğlu

Ben yazdım…

Faik Demir

Ben yazdım…

Kerim Sönmez

Susun hepiniz. Bitti hikâyeniz…

Cem Emrullah

TUVALET

Yürüyor, yürüyor, yürüyordum. Kafam karışıktı, işsizdim, meşguliyetsizdim, gençtim. Toy ve karamsar, genç bir delikanlıydım o zamanlar. O gün boş gezene boş kalfalığı Kadıköy iskelede yapmaya karar vermiştim. Üstelik kız arkadaşımdan yeni ayrılmıştım. Kriz dibe vurmamıştı ama ben krizin dibine vurmuştum. Elimi cebime attım. Elektrik faturasını yatırmak için ayırdığım, seksen beş lira ve biraz da bozuk para vardı. Bunlarla ancak tuvalete girilirdi. Parkın içinde yer alan umumi tuvalete doğru yöneldim. Cebimdeki bozuk parayı tuvaletçinin plastik, dört köşe, bozuk para kabına bırakıp, turnikeden geçtim. Seramik döşeme üzerinde biriken su birikintilerine basmamaya çalışarak, boş kabin aradım. Sonuncusu hariç, hepsi doluydu. Boş olan sonuncusu da, hep olduğu gibi, kirli görünüyordu. Ne çare ki, durumum oldukça sıkışıktı. Göz ucuyla kolaçan edip tek sorunun; kapağı kaldırılmış klozeti yere indirmek olduğuna inandıktan sonra, sonuncu kabine girmeye karar verdim.

Obsesif tavırlarla, hiçbir yere değmemeye çalışarak, içeri girdim. Klozet kapağını -bir otuz saniye düşündükten sonra- mümkün olan en az şekilde dokunarak kapattım. Kapıyı örttüm, kilit anahtarını çevirdim ve içeri kimsenin girmeyeceğinden emin oldum. Klozete oturdum, sıkıntıyla düşünmeye başladım. Tuvalet kapısının üzerinde bulunan “Burada sizin de reklamınız olabilir” panosuna takıldı gözüm. Anlaşılan o ki hiçbir şirket marka imajını tuvaletle ilişkilendirmek istememişti. Ya da yapılan son araştırmalar insanların işerken satın alma eğilimlerinin düşük olduğunu göstermişti. Yazık boşa giden tabela paralarına! Başımı sola çevirdim ve tuvalet duvarının boylu boyunca yazılarla donatılmış olduğunu gördüm. Gülümseyerek okumaya değer bir şey bulduğuma sevindim. Galiba şu iğrenç ve klostrofobik mekânda geçireceğim on dakikayı, eğlenceli hale getirebilecek bir şeyler keşfetmiştim. Neşeyle, en alttan başlayarak okumaya başladım. Liseden beri tuvalet duvar yazısı okumamıştım. Aradan geçen yıllar içinde tuvalet edebiyatında değişen bir şey olmamıştı. Tosun’un hala okuryazarlarla arası bozuktu. Okurlarsa, Tosun’un toyluktan olgunluğa geçemediğine ve kötü bir şair olduğuna inanıyorlardı!

Bazıları da davetkâr tariflerini ve telefon numaralarını duvara yazmıştı. Ayrıntılarına girmek istemediğim, ne olduğunu tahmin edebileceğiniz üç beş satırlık, çoğu sıradan metinler. Birkaçı; işi yaratıcılığa dökmüş, erkek cinsel organı resmi içine şiirimsi tariflerle adını ve cep telefonu numarasını yazmıştı. Tuvalet duvarı, resmen eşcinsel platformuna dönüşmüştü. Bense, memleketimizde eşcinselliğe gösterilen yoğun talep ve müsamahaya resmen hayran kalmıştım! Kınalıada’ya çağıranlar, “en kıllı benim” diyenler, yapabileceklerinin sınırı olmadığını iddia edenler, aşk ve tutku vadedenler. Ne ararsan vardı. Yazık ki ben farklı bir cinsel tercihteydim. Bu numaralar ve tarifler hiçbir işime yaramazdı. Erkeklerden değil kadınlardan hoşlanıyordum. Zavallı ben, hayatıma yine bu tuvalete girmeden önceki gibi, yalnız, işsiz ve de sevgilisiz devam edecektim. Erkekler tuvaletine bir kadının girmesi mümkün olmadığına göre, burada yazanların tamamı erkek olmalıydı. Okumaya devam etmenin anlamı yoktu. Başımı öne eğdim ve “Acaba kadınlar tuvaleti nasıldır?” diye düşündüm.

Orda da duvar var, öyle değil mi?

Aklıma gelen fikrin heyecanıyla başımı kaldırıp, elimi alnıma yapıştırdım. Tabii ya bunu neden daha önce düşünememiştim. Erkekler tuvaleti, erkek eşcinsel numaralarıyla dolup taştığına göre kadınlar tuvaleti de lezbiyen numaralıyla dolu olmalıydı.

Evet evet!

Aman tanrım! Yıllardır umumi tuvaletlere girer çıkarım bu hiç aklıma gelmemişti. Kadınlar tuvaletine girmenin bir yolunu bulmalıydım. Apar topar pantolonumu yukarı çekip, tuvaletten dışarı çıktım. Turnikedeki tuvaletçinin yanına koştum.

-Size elli milyon vereceğim!

-Bozuk yok arkadaşım kusura bakma.

-Hayır yanlış anladınız parayı size vereceğim.

-Ne için peki?

-Kadınlar tuvaletine girmek istiyorum.

-Yürü git işine. Seni oraya alsam, ne kıyamet kopar biliyor musun?

-Canım kadınlar içerdeyken değil zaten. Kadınlar yokken alabilirsin. Yarım saatliğine tuvaleti kapat bana.

-Hayırdır. Doğum günü kutlaması mı?

-Bırak dalga geçmeyi

-Sen şu abine bi de bakayım ne halt garıştıracaan gadınlar tuvaletinde.

-Lezbiyen numaralarını almak istiyorum.

-Ahahaha. Demek öyle.

Tuvaletçi arkasına yaslandı. Keyifle gerindi. Bu arada tuvalete girip çıkanlar parayı bırakıp, turnikeden geçiyorlardı. Tuvaletçi oturmakta olduğu tabureden kalktı, camekânlı bölmeden çıktı, çırağına kasaya bakması için işaret etti. Kasa niyetine kullanılan çekmecede bulunan, bir tomar kirli yıpranmış banknotu arka cebine koydu. Elini omzuma atarak “Gel bakalım şöyle” dedi. İkimiz birlikte tuvaletten çıkarak parktaki banka doğru yürüdük.

“Otur bakalım” dedi. Oturdum. Cebinden gümüş rengi bir tabaka çıkardı. Sabırla tekrar tekrar içinden doğru miktarda tütün alarak bembeyaz bir sigara kâğıdına tütün sarmaya başladı. Şaşırtıcı bir şekilde susuyordu. Ben işin sarpa sardığını düşünüp, adamı biraz yağlamaya karar verdim. Bir yandan da tuvalete giren ve çıkan insanların sayısının çokluğuna bakıyor, şaşırıyordum.

-Pardon heyecanla doğrudan konuya girdim ben. İsmim Ahmet.

-Ben de Hilmi.

-Memnun oldum Hilmi Bey.

-Böyle tuhaf bir istekle karşınıza çıktığım için bağışlayın. Sadece biraz eğlenmek niyetindeyim.

Sigarayı sarmayı bitirmişti. Söylediklerime karşılık vermeden tütünü doldurup, kıvırdığı beyaz kâğıdı yaladı ve yüzüme gözlerini kısarak baktı. Kaşları gür ve çatıktı. Belli ki küçük yaşlardan itibaren çalışan, feleğin çemberinden geçmiş insanlardandı.

-Bak delikanlı insanların çoğu bana saygı duymaz. Onlara göre ben iğrenç bir tuvaletçiyim. Benim mekanım dükkan bile değildir onlar için. Esnaftan biri sayılmam. İşçiler, çaycılar, kasaplar, bakkallar, memurlar benim işyerime gelip giderler. Dükkânına işediğin bir adama saygı duyar mısın? Hayır! Dolayısıyla insanlar bana saygı duymazlar. Benim dükkânım pis kokar. Ben boktan para kazanan bir adamım. Anlıyor musun? Dolayısıyla insanlar bana gelip, benimle tanıştıklarına memnun olduklarını söyledikleri zaman, bana sempati gösterdikleri zaman, hemen şüpheye kapılır, işkillenirim. Belki de bu yüzden bu kadar yalnızımdır. Ancak bu özelliğim iş hayatında çok işime yaramıştır. Bana karşı gösterilen her ilgi ve alakayı paraya çevirmeyi başardım. Yalnız kibarlığın hoşuma gittiğinden, ben de senin yaşlarında bir delikanlıyken çok kız peşinde koşup çok ağladığımdan sana yardımcı olacağım ve peşinde olduğun şeyi sana çok ucuza vereceğim yalnız bir şartla; Bu konu tamamen aramızda kalacak ve parayı peşin ödeyeceksin.

Heyecanla yerimden doğruldum. Elimi sigara içmekte olan Hilmi beye uzattım ve

“Anlaştık Hilmi Bey” dedim.

“Pekâlâ, öyleyse gel benimle” dedi

Birlikte oturmakta olduğu camekâna döndük. Çırağı kaba bir el hareketiyle, lavaboları silmeye gönderdi ve kasaya oturdu. Para kasası niyetine kullandığı plastik bölmeli kabı kaldırdı ve altından eski, tozlu ve kalın bir ajanda çıkardı. Masanın üstüne koyarak sayfalarını çevirmeye başladı ve bana gösterecek şekilde ters çevirdi. Gözlerime inanamıyordum! Sayfalar dolusu kadın ismi ve telefon numarası yazılan tarif ve metinler. Adres tarifleri hatta resimler deftere işlenmiş, her sayfaya tarih atılmıştı. Hazine bulmuş gibi sevinç içindeydim. “Kör istemiş bir göz Allah vermiş iki” dedim. Heyecanımı belli etmemeye çalışarak geriye çekildim ve içimden “umarım ödeyemeyeceğim bir para istemez” diye geçirdim. “Gerekirse dedemden kalan antika satranç takımını satar gene de bu defteri alırım” diyordum. Hilmi Bey alayla güldü ve “Yaa işte yiğido sen uyanıksın ama ben de uyanığım. Her hafta tuvalet duvarını kontrol eder, numara ve isimleri aha bu deftere yazıveririm.”

Sonunda sayfaları bir bir çevirmekte olan Hilmi beye dayanamayarak “Bu defter için ne kadar istiyorsunuz Hilmi bey?” dedim.“Bu defteri almaya senin sülalen gelse güç yetiremez ulan!“ dedi. “Defteri sana satacak değilim, sadece eğer istediğim parayı verirsen sana bir fotokopi yaptıracağım.” Tam bu sırada Hilmi’nin cep telefonu çaldı. Yüzüme alayla güldü ve telefona cevap verdi. “Merhaba canım. Tabii canım,hıı hııı tamam, sen hazır ol gülüm, dokuz buçukta seni alırım, telefonlaşırız, hadi öptüm, çüüüüüsss.”

İyice heyecanlanmış, defteri almayı onur meselesi yapmıştım artık. Aklımdan ortaokulda arkadaşlarla birlikte gittiğimiz lezbiyen filmleri geçiyordu. Heyecandan titriyordum.“Peki kabul ediyorum. Ne kadar istiyorsunuz fotokopi için” dedim. “Sana yüz yirmi beş milyona olur” dedi.

Peki deyip cüzdanımı çıkardım. Cüzdanda elektrik faturasını yatırmak için ayırdığım seksen beş lira vardı.”İşte bütün param bu. Yarın da gerisini getiririm” dedim.

”Pekâlâ, çapkın arkadaşım. Bak sözüne güveniyorum, ona göre. Yarın gel al fotokopini.”

Tuvaletten çıktım. Otobüs durağına doğru ilerlemeye başladım. Otobüse bindim ve camdan dışarı bakarken elinde bir demet beyaz çiçek sevgilisine yalvarmakta olan bir delikanlı gözüme çarptı. Acıyarak baktım ona. Bense ne akıllıydım. Yarın itibariyle yüzlerce lezbiyenin telefon numarası elimde olacaktı. Eve gidip mutlulukla uyudum.

Ertesi sabah, erkenden bankamatiğe uğrayıp, gereken parayı çektim ve umumi tuvalete doğru yola koyuldum. Parkın içinden geçip tuvalete ulaştım. Hilmi zavallı çırağına lavaboları yeterince parlatmadığı için fırça atıyordu. Gülümseyerek selam verdim. Bankı işaret etti.

İtirazsız gidip, banka oturup beklemeye başladım. Hilmi çırağı fırçalamayı bitirdi. El işaretleriyle birkaç talimat verdikten sonra camekândan içeri girdi ve bir iki dakika sonra elinde beyaz A4 kâğıtlarıyla döndü. Heyecandan dilim tutulmuştu. Yanıma geldi, oturdu.

-Eeee nassın bakalım çapkın genç?

-İyiyim Hilmi Bey, siz?

-Eyvallah bende iyiyim.

-Ne yaptın parayı denkleştirebildin mi?

-Tabii işte burada.

-Yavaş… yavaş.

Bak bir kere sen para vermeyi bilmiyorsun. Böyle kıvıracaksın, alttan belli etmeden vereceksin. Her şeyin bir usulü var de mi?

-Doğru haklısınız

-Ulan bizim zamanımızda edep öğretirlerdi senin gibi gençlere. Oturmayı kalkmayı öğretirlerdi şimdikiler de teeeeaaööh… Neyse ver bakalım.

Parayı uzattım. Saydı. Hepsi tamamdı. Parayı katlayıp, kahverengi pantolonunun arka cebine koydu. Fotokopileri bana uzattı. Alıp, evden getirdiğim poşete koydum. Artık gitme zamanıydı. Şu Hilmi’den biran önce kurtulmak istiyordum. Eve gidip lezbiyenciklerimi arayacaktım ve bundan sonra benim için çok renkli ve farklı bir hayat başlayacaktı.

-Eeeee Hilmi Bey… yardımlarınız için çok teşekkürler. Ben izninizi istiyorum.

-Ne demek ne demek. Ara ara gel böyle.Ben de numaralar birikiyor biliyorsun. Hem sen yalnız kalma hem biz uç beş kuruş para kazanalım deeel mi?

Ardından sinir bozucu bir şekilde güldü. El sıkışıp, hızla oradan uzaklaştım. Eve geldim, salondaki kanepeye uzandım. Fotokopileri karıştırdım içlerinden ismi en hoşuma gideni seçip numarayı tuşlamaya başladım. Arzu 0533……...Bu isim bende hep erotik çağrışımlar yapmıştır. Tereddütsüz arayacağım ilk numara buydu. Bunu düşünürken numarayı tuşlamayı bitirip yes tuşuna basmıştım. Telefon uzun uzun çalmaya başladı. Şuh bir ses telefona cevap verdi.

-Aloooo

-Aloo iyi günler. Ben telefon numaranızı Kadıköy iskeledeki umumi tuvaletten aldım. Müsait olduğunuz bir zamanda görüşmek istiyorum. İsmim Ahmet.

-Hımmmm. Anlıyorum. Seni Don Juan seni. Kadınlar tuvaletine girmeyi nasıl başardın.

-Orasını hiç sorma, açıklayamam.Sadece buluşma saatini ve yerini söyle.

-Oluuuur. Hilton otelin barında saat 11’de.

-Iıııııııııh şey Hilton otel biraz pahalı olmaz mı?

-Bak aşkım sen istersen zurnacı yokuşunda şansını dene . Benim saatim 200 eurodan başlar.

-Anlıyorum. Peki teşekkür ederim. İyi günler size.

-Hadi canım iyi günler.

O gece, birkaç başarısız ve manasız telefon görüşmesinden sonra, fotokopileri kapatıp bir kenara kaldırdım. Belki de yüz yirmi beş milyonu bir hiç için vermiştim. Üstelik elektrik borcunu yatıracak param da yoktu. Sıkıntıyla uyudum. Ertesi sabah traş olurken tuvaletçi Hilmi’yi düşündüm. Ben yapamadıysam Hilmi nasıl başarmıştı? Belki de bu adamdan öğrenecek çok şey vardı. Öğleden sonra, ders çıkışı Kadıköy’e gitmeye karar verdim. Saat iki gibi oraya vardım. Hilmi camekânlı bölmenin arkasındaydı. Gözüme çarpan tek değişiklik çırağın olmayışıydı.

-İyi günler Hilmi Bey.

--Ooo genç telefon numaralarını mı tükettin yoksa sadece çişin mi geldi?

-Çok komiksiniz. Öylesine uğradım sadece.

-Dur tahmin edeyim bi bok anlayamadın verdiğim numaralardan.

-Doğru tahmin!

-Hehehe hiç güleceğim yoktu ulan. Anlamazsın tabii. Çünkü aradığın karıyı görmüyorsun. Bense her yazı yazanı önden arkadan şöyle bir yürüyüşünden tanır, in mi cin mi hemen anlarım.

İşte bu doğruydu. Camekânın bulunduğu bölme, lavabo aynalarına, aynalar ise tuvalet kabinlerinin bulunduğu alana bakıyordu. Yazıların günlük kaydını aldığından kimin hangi yazıyı yazdığını tahmin etmek kolaydı. Kim amatör, kim profesyonel, hangi hayat kadını elli dolarlık hangisi ikiyüz euroluk belliydi.

“Senin çırak bugün yok galiba” dedim niye söylediğimi bilmeden. Hilmi beni süzer gibi baktı ve öfkeyle cevap verdi.

-Yok tabii. Kovdum itin eniğini.

-Sahi mi? Neden?

-Neden olacak lavabo parlatmayı öğrenemedi bir türlü hayta oğlu hayta. Yav şöyle kafası çalışan bir adam olsa!

Aklımda yine o uğursuz şimşek çaktı. Ben bu tuvalette çalışabilirdim. Kısa bir süreliğine tabii. Hem elektrik faturasını yatıracak parayı kazanırdım hem de birkaç telefon numarası alır yazanları da bizzat görme şansım olurdu.

-Hilmi Bey. Belki ben bu işi bir süreliğine yapabilirim. Biliyorsunuz tüm paramı sizin defter fotokopisine verdim. Hem para kazanmış olurum hem telefon numaralarını.. yani biliyorsunuz.

Hilmi kayıtsızca ve tahminimce benim bu tarz el işlerini çok da beceremeyeceğimi düşünerek

“İyi, bir çalış görelim bakalım genç. Sonra bana ben bu bok kokusuna dayanamıyorum falan deme bak.” dedi

-Yo hayır bir süre sonra alışılır eminim. Yoksa siz nasıl dayanıyorsunuz.

Yan yan gülümsedi.

-Benim için bu koku para kokusudur. Hehehe…Eee hemen başla istersen. Bak şu dolapta bir bez ve parlatıcı var. Al bakayım onları ben de kontrol edeceğim yarım saat sonra.

Peki deyip gözüyle işaret ettiği dolaba yöneldim. Bezi ve parlatıcıyı alıp lavaboları silmeye başladım, bir yandan da lavabo parlatmanın sırlarını düşünüyor kaderimin kovulan çırağa benzememesi için dua ediyordum. Bir kaç denemeden sonra, işin sırrının, parlatıcıyı sürdükten hemen sonra silmekte olduğunu anladım. Parlatıcı fazla kalırsa kuruyor, lavabonun beyaz rengini matlaştırıyordu. Yarım saat sonra erkekler tuvaletindeki altı lavaboyu pırıl pırıl yapmıştım. Hilmi bulunduğu camekândan göbeğini zorlukla sıyırarak çıktı ve yanıma geldi. Lavabolara baktı, önce yakından okuma gözlüğüyle tek tek, sonra uzaklaşıp tümüne. Memnuniyetten ağzı kulaklarına varmıştı.

-Afferim ulan. Sen bayağı kıvırdın bu işi. Şu aynaları da sil bakalım. Onları da aynen böyle tertemiz, pırıl pırıl isterim.

Anlaşılan o ki Hilmi’nin güvenini hemencecik kazanmıştım. Ben aynaları silmeyi bitirince yanıma geldi.

-Ahmeeeeet

-Buyurun Hilmi Bey

-Sen şu kasaya bak. Ben cumaya gidip geleceğim.

-Tabii Hilmi Bey.

Aynaları silmeyi bitirip camekânlı bölmeye geçip oturdum.

Müşteriler parayı uzatıyor, ben üstünü verip, peçete uzatıyordum. Kibar bir müşteri olursa kolonya da ikram ediyordum. İçinde oturmakta olduğum camekânlı bölmeyi tanımayı ve karıştırmayı da ihmal etmedim tabii. Tam da tahmin ettiğim gibi Hilmi kâğıt paraları kirli bir tomar halinde cebine koymuş, mavi plastik bölmeli kapta sadece bozuk paraları bırakmıştı. Bana güveniyordu ama o kadar da değildi tabii. Bozuk paralar en fazla yirmi milyon ederdi. Çalmaya zaten değmezdi. Sıkılarak beklemeye başladım. Derken ayağım masanın altında bir kutuya çarptı. Merakla eğilerek baktığımda; oldukça eski, kapağı tam kapanmayan, küçük bir tahta sandık buldum. Gözümle yolu kolaçan edip, Hilmi’nin henüz gelmediğini görünce, kutuyu çıkarıp masanın üstüne koydum. Kapağını açtığımda; içinde bana fotokopisini çektirdiğine benzer, birçok defter olduğunu gördüm. Hepsi de kırtasiyelerde her yılbaşı satılan sayfaları dört beş sütuna ayrılmış kareli muhasebe ajandalarıydı. Bazıları harf sırasına ayrılmış, kenarları kıvrılmış, tozdan yaprakları sararmıştı. Son tecrübelerimden sonra defterler o kadar da ilgimi çekmiyordu. Yine de merak ederek, çok eskimiş olanlarından birini çıkarıp sayfalarını karıştırmaya başladım. Bendeki fotokopiye benzer, isimler, numaralar, adres tarifleri vardı. Sıkılarak kapadım ve kutuya koyarken aradan ikiye katlanmış bir kâğıt düştü masanın üstüne. Kâğıdı elime aldım. Çok eskiden yazılmış bir mektuptu bu. Kâğıt oldukça inceldiğinden bir tarafını çevirdiğinizde tükenmez kalemle yazılmış diğer tarafın gölgesi okunanları karıştırıyor, mecburen okumak için bir defter üstüne koymak gerekiyordu. Kâğıdı önümdeki masaya yerleştirdim ve saatime baktım. Hilmi gideli henüz on, on beş dakika olmuştu. Gelmesine daha çok vardı. Arkama yaslanıp, merakla mektubu okumaya başladım.

Sevgili gül yüzlü Şükriyem,

Sen gittin gideli bu tuvalet bu Kadıköy bu İstanbul hatta, bana dar oldu. Şöyle böğrümün sağ yanına bir ağrı giriyor. Ne yana dönsem aynı. Bir türlü rahat yüzü göremiyorum. Ne yaptım ne ettim de ben bu Şükriye^yi elimden kaçırdım diye dövünüp duruyorum. Bak gelsen gene gideriz Pierre Loti’ye gene gideriz Kanlıca’ya. Senin sevdiğin o pastane de pudra şekerli yoğurt yeriz. Söz… üst üste dört tane yesen gene gıkım çıkmaz. Çıkarsa aha şu bok deliğinde uyluk olayım o kadar pişmanım yani. Erkek dediğin karı milletinden para esirgemez zaten. Ben o gün, o garson dinsizine gıllıgış oldum da ondan öyle dedim yoksa gurban olduğum senin o ince boğazına giren her şey benim boğazıma girmiş gibidir. Aha şu kuru ekmek beni çarpsın ki senden önce ben böyle bir yürek yangınına ne tutuldum ne de bundan sonra tutulabilirim. Şükriye gene o sarıçiçekli elbiseyi giy d,e Üsküdar sahilde oturak senle. O rüzgar gurbanın olduğum saçlarını savursun aha benim şu kaytan bıyıklarıma doğru. O günleri unutmak benim gibi bir civanmert için ihtimal kabilinden değildir. Sen gittiğinden beri akşamları tuvaleti kapatıyorum, yandaki meyhaneye gidiyorum. Bazen beş bazen on bira üst üste yuvarlıyorum. Artık meyhanenin garsonları merak edip sormaya başladılar.”İşinize bakın” diyorum.” Gidin başımdan” deyip savıyorum. Aha geçenlerde o meyhaneye, gitar mı nedir böyle bizim saza benzer bir alet çalan bir çocuk çıktı. Bir şarkı söyledi ki tam benlik. Benceğiz da işte sana o şarkıyla hitap etmek ve bu içli şarkıyla mektubuma ve sana veda etmek istiyorum. Sen böyle şarkıları severdin biliyorum Şükriyem. “Bu kalp seni unutur mu?”

Gülmemek için kendimi zor tutarak, mektubu katlayıp, defterin arasına koydum. Defteri kutuya, kutuyu da ayağımın altındaki eski yerine koydum. Son hamlede ayağımla hafifçe iterek, Hilmi’nin anlamaması için eski yerine oturttum. Bir süre sonra Hilmi cumadan dönerek geldi. Beni kenara iterek camekândaki yerine oturdu, ben ayakta duruyor artık daha yakından tanıdığım Hilmi’ye sempatiyle bakıyordum. Bir konu açmış olmak için “Aynalar da tamamlandı Hilmi bey” dedim.

-Bakayım…Hımm afferim fena değil… İyi güzel… Ulan sen bayağı alıştın bu işe. Olmadı bi şube açarız sana. Başında durursun. Bak kafanı çalıştır öğren bu işi. Sen şimdi parasızsın, lokantaya gidip oturuyorsun, paran yoksa bir çorba içip kalkıyorsun yani boğazından kesiyorsun ama tuvaletten kesemiyorsun de mi?

-Doğru vallahi. Hiç o açıdan bakmamıştım. Çişin geldi mi mecbur girip yapacaksın.

Hilmi işaret parmağıyla kafasını işaret etti. “İşte akıl gardaşım. Bu saksıyı çalıştıracaan biraz.”

Hilmi işten bahsediyor bense şu Şükriye meselesini merak ediyordum. Acaba sonrasında ne olmuştu? Hızlı çapkın Hilmi, Şükriye’yi geri kazanabilmişmiydi? Hikâyenin sonunu merak ediyordum.

-Hilmi Bey aslına bakarsanız benim sizden öğrenebileceğim çok şey var. Örneğin kadınlar hakkında. Daha önce hiç âşık olmuş muydunuz?

Hilmi yüzünü ekşitti.

-Âşık mı yok be ne aşığı. Bak kardeşim karı dediğin bozuk kumbara gibidir, devamlı para yer. Aklına mukayyet olacaaan. Öyle âşık oldum maşık oldum ayağına yatarsan, soyar soğana çevirirler adamı, haberin olsun.

-Canım yine de belki birine gönlünüz kaymıştır sonuçta hepimiz insanız. Belki yıllar önce falan.

Tuvaletten çıkmakta olan bir kadına takıldı gözü,

-Bak ulan şimdi. Şu giden hatunu görüyor musun? İşte aynı ona benzer biri vardı.
-İsmi de Şük….

Hemen toparladım

-Pardon sözünüzü kesmeyeyim.

-Ne?

-Yok bişey yok siz devam edin.

Ne diyordum işte şu giden garı gibi biri vardı. Böyle yandan yırtmaçlı.Offf ulan. Elli milyar borcum olaydı da o garı nah şu yanımda olaydı.

-Bayağı kaptırdınız yani.

-Eksi günlerdeydi. Boş ver şimdi.

Hilmi kısa yoldan konuyu kapatmıştı. Aradan iki hafta geçti. Ben maddi durumumu da, aşk durumumu da düzeltmiştim. Aklım fikrim şu Hilmi’nin umutsuz aşk hikâyesindeydi. Ne yapıp edip hikâyenin geri kalanını öğrenmeliydim. O gün tuvaletteki görevimi bitirip çıktıktan sonra Hilmi’nin mektubunda bahsettiği meyhaneye gitmeye karar verdim. Oradaki garsonlardan bir şeyler öğrenebilirdim. Kısa bir yürüyüşten sonra meyhanenin bulunduğu sokağa vardım. Selam verip, içeri girdim. Köşede, küçük, yuvarlak bir masaya oturup garsonun gelişini beklemeye başladım. Beş dakika sonra gözleri fırıl fırıl gençten bir çocuk geldi.

-Hoş geldin ağabey

-Eyvallah hoş bulduk. Getir bakalım bir bira, şöyle fındık fıstık da olsun.

-Ağabeycim emrin olur

Garson bara doğru yöneldi. Barmen olacak, kır saçlı adama bir el işareti yaptı. Barmen bira musluğunun altına beyaz kapaklı buzdolabından çıkardığı buz gibi bira bardaklarından önce birini sonra bu bardağın üstüne, kenarına diğerini yerleştirdi. Önce birinci dolacak, sonra bardaktan taşanlar ikinciyi dolduracaktı. Gülümsedim. Bizim fırlama garson masaların kenarlarından hızla kıvrılıp geçti, yanıma geldi, kuruyemiş tabağını ve birayı önüme koydu gülümseyişimden cesaret alarak.

-Ağabey sen bana tanıdık geliyorsun ama nerden çıkaramıyorum.

-Ha evet ben şu karşıki tuvalette çalışıyorum geçici olarak, orda görmüşsündür.

-Öyle mi? Komşuyuz desene, gerçi işimiz düşmez sana bizim burada var tuvalet.

“Evet ama biz tam kadro geliyoruz sizin birahaneye. Patron Hilmi’yi de tanırsın sen şimdi.

Ağabey görsem bilirim mutlaka. Eski müşterileri Erkan ağabeyim daha iyi bilir. O on iki senedir burada çalışır” dedi ve Erkan ağabeye işaret etti.

-Bak ağabey şu tuvaletçide çalışıyormuş.

-Öyle mi? Hoş geldin kardeşim. Yahu senin patron eskiden buranın gediklisiydi şimdilerde uğramaz oldu, hayırdır.

-Valla eski zamanlarını bilmiyorum ama şimdi aklı fikri parada sanmam gelip de burada içki içsin.

Sözümü bitirdim ve fırsattan istifade yerimden kalkıp, bara gittim, barmen aradığım adamdı, hikâyenin gerisini ondan öğrenebilirdim.

-Yahu Erkan ağabey sen bizim patronu eskiden beri tanır gibisin. Anlatsan diyorum biraz.

-Vallahi müşterilerimin sırlarını pek vermem ama meselenin özeti; senin patron bir bankacı kıza fena halde abayı yakmıştı. Nerdeyse hapse düşüyordu kızın yüzünden, benden duymuş olma.

-Anlıyorum… Hapis haa.. Vay be!

Biramı bitirip Erkan ağabey ve garsona eyvallah deyip birahaneden ayrıldım. Demek Şükriye bankacıydı. Demek iş bayağı dallanıp budaklanmıştı. Ertesi gün cumaydı yine fırsattan yararlanarak başka mektup, belge var mı diye kutuyu iyice kurcalamaya karar verdim.

Ertesi gün Hilmi kasayı bana emanet edip cumaya gitti yine. Müşterilerde şansımdan pek kalabalıktı. Yine de son beş dakika bir başka defterin içinde bulduğum Şükriye’nin cevap mektubunu cebime koymayı başardım. Hilmi’nin cevaba cevabını da aynı defter içinde arka kapağa iliştirilmiş olarak buldum.Her ikisini de akşam otobüste eve dönerken okumak üzere cebime koydum.O gün Hilmi beye sınavlarımı bahane ederek erkenden izin aldım ve saat sekiz de otobüse bindim ve tabii heyecanla mektubu çıkarıp okumaya başladım.

Sayın Hilmi bey,

Dün çırağınızla yollamış olduğunuz mektup elime ulaştı. Şunu bilmenizi isterim ki sizinle birlikte gittiğimiz tüm o ziyaretler sanırım yanlış anlaşılmış. Ben bekâr, yaşı da biraz geçkince bir bayanım. Üstelik bakmam gereken hasta ve felçli bir annem var. Size bahsettiğim gibi benimle evlenecek adamın, bir kere en başta annemle aynı evde yaşamayı kabullenmesi lazım. Annemin durumu göz önüne alındığında, onu yalnız bırakmamın mümkün olmadığı görülecektir. Kaldı ki zaten aramızda çok ciddi bir sosyal seviye farkı var. Sizden küçük bir ricada bulunarak, bıyıklarınızı kesmenizi istemiştim, hiç yanaşmadınız. Üstelik benden yaşça büyüksünüz. Ben size uygun değilim. Umarım kader karşınıza size daha uygun sizi mutlu edebilecek birini çıkarır ve mesut olursunuz. Sözlerimin tam ve doğru anlaşılması dileğiyle mektubuma burada son veriyorum.

Saygılarımla Şükriye Demir

İçimde derin bir sızıyla, Şükriye’nin mektubunu katlayıp cebime koydum ve diğer cebimde bulunan Hilmi’nin cevap mektubunu çıkarıp okumaya başladım.

Sevgili gül yüzlü, bal dudaklı Şükriyem,

Senin maksadın beni nah şuramdan vurup öldürmek mi? Eğer ki böyle bir niyetin varsa hiç sen o tatlı canını üzme ben sizin şubenin önünde aha şu taş kafama kurşunu sıkar, senin aşkından, oracıkta öldürürüm kendimi. Sen ne dedin de ben yapmadım. O bıyık meselesinden bahsetmişsin. Ben zaten kesecektim onları senin istediğin kimi. Yalnız tam o gün, bakkal Hasan da kesti bıyıkları. Bizim meyhanedeki haytalar “Ulan oğlana dönmüş hıyar” falan diye dalga geçince bana bir tereddüt geldi, kesemedim. Yoksa ben senin dediğini yapmaz mıyım? Aşkım, hayatımın gül çiçeği, kiraz dudaklı Şükriyem. Sana değil şu bıyıklarım kafamdaki kıvır kıvır saçlarım feda olsun. Yeter ki sen dön bana geri. Gene gezelim, gene tozalım. Bütün malım mülküm senindir. İstanbul’un altı ilçesinde on altı tuvaletim var hepsi senindir. Bu Hilmi sana gurban olsun. Benim tatlım gıymatlım.

Mektupları katlayıp, tekrar cebime yerleştirdim. Otobüs köprü üzerine gelmişti. Tam ortada birkaç kuru yük gemisi ve en arkada bir tanker boğazı geçmekteydi. Güneş batmış, sahildeki balık lokantalarının ışıkları denize vurmuştu. Hilmi’yi düşündüm, Şükriye’yi ve kendimi düşündüm. Aptalca hayaller kurmaya başladım ve gülümsedim. Bu hikâye nereye gider dedim. Bana sorarsanız her iki tarafın da birbirine meyli vardı. Ne kadar istemez görünse de Şükriye’nin de Hilmi’ye bir ilgisi vardı. Kaldı ki şu hasta ve yaşlı anne meselesi de onun da biriyle birlikte olması, evlenmiş olması olasılığını düşürüyordu. Hilmi derseniz, o zaten tuvaletteki ilk yoklamam da itiraf ettiği gibi, Şükriye yanında olsun da elli milyar borcu olsundu. Bunun onun için ne büyük bir fedakârlık olduğunu, yanında çalıştığım üç ay boyunca anlama şansı bulmuştum. Boğazın üzerinde takımyıldızlarıyla seyreden, yavaş yavaş batmakta olan dolunaya baktım ve içimden Hilmi’nin tüm kabalıklarına rağmen yine de içindeki iyi kalbe olan inancım sebebiyle tekrar birleşmelerini diledim. Gökte bir yıldız kaydı… Son mektubu da katlayıp cebime koydum, kısa süreli bir iç huzuru duydum.

Aradan iki ay geçti. Tuvaletteki görevime devam ediyor, evden getirdiğim kitaplardan camekânlı bölmede derslerime çalışıyor, sınavlara hazırlanıyordum. Herşey neden acaba en rutin gittiğini sandığınız zamanda bozulur. İşte mektupta, böyle her şeyin durağan ve sıradan gittiği o günlerde geldi. Başımı eğmiş ders çalışıyor, karmaşık teoremlerin içinden çıkmaya çalışıyordum. Dalgınlıktan tepemde dikilmekte olan postacı Necati’yi fark etmemiştim. Elindeki zarfla kafamı dürttü.

-Hoop delikanlı amma dalmışsın.

-Aaa merhaba. Buyur bi işe diyeceğim ama adetten değil Necati ağabey

-Hiç sorun değil. Ben postanede işedim arkadaşım.

-E bakkal da değiliz ki, şeker ikram edelim

Gülüştük. Postacı Necati el sallayarak uzaklaştı. Elime tutuşturduğu bir tomar mektubu en üsttekini sırayla en alta alarak incelemeye başladım. Burs başvurumun cevabı geldi mi diye merak ediyordum. Aniden bembeyaz bir zarfın gönderen kısmında Şükriye Demir ismini görünce heyecandan yerimden sıçradım. Hilmi o gün Samatya’daki annesini ziyarete gitmişti. Zarfı açıp, okuyup tekrar yerleştirecek zaman vardı. Olmadı yeni bir zarf hazırlar, gönderen ve alıcı kısımlarını aynı ifade ve yazı biçimleriyle doldurur, hiç anlaşılmadan mektubu Hilmi’ye verirdim. Bir zarf açacağıyla özenle ve dikkatle zarfı açtım. Sarı bir kâğıt vardı içinde. Heyecanla ve sabırsızlıkla okumaya başladım.

Sevgili Hilmi,

Sana bu mektubu neden yazdığımı merak ediyorsundur. Birazcık düşünen bir insan için bunu tahmin etmek aslında çok kolay. Bana böyle bir mektubu yazdırabilecek tek bir şey olabilirdi hayatta. Dün saat tam 14:00 te Bursa Devlet Hastanesinde işte bu tek şey gerçekleşti… Felçli ve bakıma muhtaç, hayatının son on yılını yatalak geçiren zavallı ve bahtsız annem vefat etti. Ölmeden önce bana bıraktığı son vasiyet; şu ölümlü dünyada sahipsiz, bir başıma kalmamam, kendime beni hep sevecek, kıymetimi bilecek bir can yoldaşı bulmamdı. Bu mektubu işte bu sebepten yazıyorum. Belki de böyle bir şeyi söylemekle hata ediyorum ama hayatım boyunca hep dobra oldum. Bana olan tutkunu, sebatkârlığını takdir etmediğimi, aşkına inanmadığımı zannetme. Aslına bakarsan kalbimin bir tarafıyla belki ben de seni sevdim. Şu anda kafam çok karışık. Kendimi yalnız ve terk edilmiş hissediyorum. Mektubun yanına iliştirdiğim kâğıtta Bursa’daki adresim ve telefon numaram yazılı. Gel beni al diyemiyorum çünkü ne âlemdesin bilmiyorum. Kararı kendin ver. Bu mektubu burada bitiriyorum.

Sevgilerimle.

Şükriye

Bundan sonra olanları okuyucuya kısaca özetlemek niyetindeyim. Kendimce özel sebeplerden ötürü ayrıntılara girmek istemiyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi Hilmi ilk otobüsle Bursa’ya gitti. Şükriye gibi bir kadını öyle bir yerde yalnız bırakmak olmazdı. Şükriye’yi aldığı gibi İstanbul’a getirdi. Küçük esnaflara özgü beceri ve el çabukluğuyla Bursa’daki tüm eşyaları İstanbul’a getirtti ve Şükriye’yi İstanbul’daki kendi evine yerleştirdi. Bu arada yıldırım hızıyla kıyılan imam nikâhıyla da bazı şüpheli komşu ve akrabalar susturuldu. Birkaç ay sonra da resmi nikâh olacaktı. İstanbul’a gelişinden bir hafta sonra Şükriye şanına bağışlanan tuvaletlerden birini görmek istemişti. Söylediğine göre müstakbel kocasının işyerini görmek istiyor hatta belki de bankacı zekâsıyla tuvaletçiliğe yeni bir soluk getirmek ve kocasına işlerinde yardım etmek istiyordu. Hilmi bu anlamlı ziyaret için benim de çalışmakta olduğum ve yıllar içinde en karlı ve en ihtişamlı şubemiz olan Kadıköy şubemizi seçmişti.”Gülüm bir gör sen burayı, aha böyle aklın gider. Bal dök yala o kadar yani!” Mektup okumayı kesmiştim ama telefonlara kulak misafiri olmamak elde değildi.

Her neyse. Şükriye’nin, nam-ı diğer, hanım ağanın tuvaletimize ziyarete geldiği o ilk günü okurlarımızın da merak edeceğini düşünerek ayrıntılarıyla anlatmak istiyorum. Pek tabii ki bir gün önceden haberdar edilip, o gün ne alakaysa, beyaz gömleğin üstüne papyon takmıştık. Hilmi’nin söylediğine göre üzerinde “Hilmi Tuvaletleri” yazan özel üniformamızın da siparişi verilmişti. İşler iyice çığırından çıkmaya başlamıştı. Lavaboların önündeki hep su biriken döşemeyi silmeyi bitirmiştim ki merdivenlerden gelen topuklu ayakkabı seslerinden Şükriye’nin gelmekte olduğunu tahmin ettim ve camekânlı bölmeye geçtim. Tarihi bir andı. Sarı bir gömleğin altına siyah bir etek giymişti. Tahminlerimin aksine fevkalade güzel, balıketi tam Türk tipi güzel diyebileceğimiz otuz beş kırk yaşlarında bir kadındı Şükriye. Yavaş yavaş yaklaşırken bu müthiş! güzelliği gölgeleyen ufak bir ayrıntıyı fark ettim. Sağ yanağının tam üstünde, güldüğünde ortaya çıkan gamzesinin yanında, nohut büyüklüğünde bir et ben vardı. Hilmi’ye göre güzelliğin alamet-i farikasından sayılan bu küçük ayrıntı benim Şükriye’yle ilgili tüm hayallerimi yıkmıştı. Hilmi’yi sorarsanız sanki o elli yaşında göbeği dizlerine değen, yerinden hiç kalkmayan miskin adam o değil de, genç bir delikanlı varmış gibi Şükriye’nin ardı sıra hızla hareket ediyor, koşturuyor “Gıymatlım burası da lavabolar. İşte burası da fotoselli sifonlarımız” gibi lüzumsuz açıklamalarla Şükriye’nin etrafında dört dönüyordu. Şükriye baştan savma bir selam verip kasaya oturdu ve “Kaç kişi geldi? Kaç para var kasada? Peçete ne kadar? gibi ardı ardına sıkıcı sorular sordu. Sonraki birkaç hafta Şükriye’nin işleri iyice ele aldığı, lüzumlu lüzumsuz müdahalelerde bulunduğu sıkıcı zamanlardı. Şükriye’nin gelişinden bir ay sonra sınav takvimimi bahane ederek tuvaletteki görevimden ayrıldım ve her ikisini de bir daha görmedim.

Cem

07.10.2009