TUVALET
Yürüyor, yürüyor, yürüyordum. Kafam karışıktı, işsizdim, meşguliyetsizdim, gençtim. Toy ve karamsar, genç bir delikanlıydım o zamanlar. O gün boş gezene boş kalfalığı Kadıköy iskelede yapmaya karar vermiştim. Üstelik kız arkadaşımdan yeni ayrılmıştım. Kriz dibe vurmamıştı ama ben krizin dibine vurmuştum. Elimi cebime attım. Elektrik faturasını yatırmak için ayırdığım, seksen beş lira ve biraz da bozuk para vardı. Bunlarla ancak tuvalete girilirdi. Parkın içinde yer alan umumi tuvalete doğru yöneldim. Cebimdeki bozuk parayı tuvaletçinin plastik, dört köşe, bozuk para kabına bırakıp, turnikeden geçtim. Seramik döşeme üzerinde biriken su birikintilerine basmamaya çalışarak, boş kabin aradım. Sonuncusu hariç, hepsi doluydu. Boş olan sonuncusu da, hep olduğu gibi, kirli görünüyordu. Ne çare ki, durumum oldukça sıkışıktı. Göz ucuyla kolaçan edip tek sorunun; kapağı kaldırılmış klozeti yere indirmek olduğuna inandıktan sonra, sonuncu kabine girmeye karar verdim.
Obsesif tavırlarla, hiçbir yere değmemeye çalışarak, içeri girdim. Klozet kapağını -bir otuz saniye düşündükten sonra- mümkün olan en az şekilde dokunarak kapattım. Kapıyı örttüm, kilit anahtarını çevirdim ve içeri kimsenin girmeyeceğinden emin oldum. Klozete oturdum, sıkıntıyla düşünmeye başladım. Tuvalet kapısının üzerinde bulunan “Burada sizin de reklamınız olabilir” panosuna takıldı gözüm. Anlaşılan o ki hiçbir şirket marka imajını tuvaletle ilişkilendirmek istememişti. Ya da yapılan son araştırmalar insanların işerken satın alma eğilimlerinin düşük olduğunu göstermişti. Yazık boşa giden tabela paralarına! Başımı sola çevirdim ve tuvalet duvarının boylu boyunca yazılarla donatılmış olduğunu gördüm. Gülümseyerek okumaya değer bir şey bulduğuma sevindim. Galiba şu iğrenç ve klostrofobik mekânda geçireceğim on dakikayı, eğlenceli hale getirebilecek bir şeyler keşfetmiştim. Neşeyle, en alttan başlayarak okumaya başladım. Liseden beri tuvalet duvar yazısı okumamıştım. Aradan geçen yıllar içinde tuvalet edebiyatında değişen bir şey olmamıştı. Tosun’un hala okuryazarlarla arası bozuktu. Okurlarsa, Tosun’un toyluktan olgunluğa geçemediğine ve kötü bir şair olduğuna inanıyorlardı!
Bazıları da davetkâr tariflerini ve telefon numaralarını duvara yazmıştı. Ayrıntılarına girmek istemediğim, ne olduğunu tahmin edebileceğiniz üç beş satırlık, çoğu sıradan metinler. Birkaçı; işi yaratıcılığa dökmüş, erkek cinsel organı resmi içine şiirimsi tariflerle adını ve cep telefonu numarasını yazmıştı. Tuvalet duvarı, resmen eşcinsel platformuna dönüşmüştü. Bense, memleketimizde eşcinselliğe gösterilen yoğun talep ve müsamahaya resmen hayran kalmıştım! Kınalıada’ya çağıranlar, “en kıllı benim” diyenler, yapabileceklerinin sınırı olmadığını iddia edenler, aşk ve tutku vadedenler. Ne ararsan vardı. Yazık ki ben farklı bir cinsel tercihteydim. Bu numaralar ve tarifler hiçbir işime yaramazdı. Erkeklerden değil kadınlardan hoşlanıyordum. Zavallı ben, hayatıma yine bu tuvalete girmeden önceki gibi, yalnız, işsiz ve de sevgilisiz devam edecektim. Erkekler tuvaletine bir kadının girmesi mümkün olmadığına göre, burada yazanların tamamı erkek olmalıydı. Okumaya devam etmenin anlamı yoktu. Başımı öne eğdim ve “Acaba kadınlar tuvaleti nasıldır?” diye düşündüm.
Orda da duvar var, öyle değil mi?
Aklıma gelen fikrin heyecanıyla başımı kaldırıp, elimi alnıma yapıştırdım. Tabii ya bunu neden daha önce düşünememiştim. Erkekler tuvaleti, erkek eşcinsel numaralarıyla dolup taştığına göre kadınlar tuvaleti de lezbiyen numaralıyla dolu olmalıydı.
Evet evet!
Aman tanrım! Yıllardır umumi tuvaletlere girer çıkarım bu hiç aklıma gelmemişti. Kadınlar tuvaletine girmenin bir yolunu bulmalıydım. Apar topar pantolonumu yukarı çekip, tuvaletten dışarı çıktım. Turnikedeki tuvaletçinin yanına koştum.
-Size elli milyon vereceğim!
-Bozuk yok arkadaşım kusura bakma.
-Hayır yanlış anladınız parayı size vereceğim.
-Ne için peki?
-Kadınlar tuvaletine girmek istiyorum.
-Yürü git işine. Seni oraya alsam, ne kıyamet kopar biliyor musun?
-Canım kadınlar içerdeyken değil zaten. Kadınlar yokken alabilirsin. Yarım saatliğine tuvaleti kapat bana.
-Hayırdır. Doğum günü kutlaması mı?
-Bırak dalga geçmeyi
-Sen şu abine bi de bakayım ne halt garıştıracaan gadınlar tuvaletinde.
-Lezbiyen numaralarını almak istiyorum.
-Ahahaha. Demek öyle.
Tuvaletçi arkasına yaslandı. Keyifle gerindi. Bu arada tuvalete girip çıkanlar parayı bırakıp, turnikeden geçiyorlardı. Tuvaletçi oturmakta olduğu tabureden kalktı, camekânlı bölmeden çıktı, çırağına kasaya bakması için işaret etti. Kasa niyetine kullanılan çekmecede bulunan, bir tomar kirli yıpranmış banknotu arka cebine koydu. Elini omzuma atarak “Gel bakalım şöyle” dedi. İkimiz birlikte tuvaletten çıkarak parktaki banka doğru yürüdük.
“Otur bakalım” dedi. Oturdum. Cebinden gümüş rengi bir tabaka çıkardı. Sabırla tekrar tekrar içinden doğru miktarda tütün alarak bembeyaz bir sigara kâğıdına tütün sarmaya başladı. Şaşırtıcı bir şekilde susuyordu. Ben işin sarpa sardığını düşünüp, adamı biraz yağlamaya karar verdim. Bir yandan da tuvalete giren ve çıkan insanların sayısının çokluğuna bakıyor, şaşırıyordum.
-Pardon heyecanla doğrudan konuya girdim ben. İsmim Ahmet.
-Ben de Hilmi.
-Memnun oldum Hilmi Bey.
-Böyle tuhaf bir istekle karşınıza çıktığım için bağışlayın. Sadece biraz eğlenmek niyetindeyim.
Sigarayı sarmayı bitirmişti. Söylediklerime karşılık vermeden tütünü doldurup, kıvırdığı beyaz kâğıdı yaladı ve yüzüme gözlerini kısarak baktı. Kaşları gür ve çatıktı. Belli ki küçük yaşlardan itibaren çalışan, feleğin çemberinden geçmiş insanlardandı.
-Bak delikanlı insanların çoğu bana saygı duymaz. Onlara göre ben iğrenç bir tuvaletçiyim. Benim mekanım dükkan bile değildir onlar için. Esnaftan biri sayılmam. İşçiler, çaycılar, kasaplar, bakkallar, memurlar benim işyerime gelip giderler. Dükkânına işediğin bir adama saygı duyar mısın? Hayır! Dolayısıyla insanlar bana saygı duymazlar. Benim dükkânım pis kokar. Ben boktan para kazanan bir adamım. Anlıyor musun? Dolayısıyla insanlar bana gelip, benimle tanıştıklarına memnun olduklarını söyledikleri zaman, bana sempati gösterdikleri zaman, hemen şüpheye kapılır, işkillenirim. Belki de bu yüzden bu kadar yalnızımdır. Ancak bu özelliğim iş hayatında çok işime yaramıştır. Bana karşı gösterilen her ilgi ve alakayı paraya çevirmeyi başardım. Yalnız kibarlığın hoşuma gittiğinden, ben de senin yaşlarında bir delikanlıyken çok kız peşinde koşup çok ağladığımdan sana yardımcı olacağım ve peşinde olduğun şeyi sana çok ucuza vereceğim yalnız bir şartla; Bu konu tamamen aramızda kalacak ve parayı peşin ödeyeceksin.
Heyecanla yerimden doğruldum. Elimi sigara içmekte olan Hilmi beye uzattım ve
“Anlaştık Hilmi Bey” dedim.
“Pekâlâ, öyleyse gel benimle” dedi
Birlikte oturmakta olduğu camekâna döndük. Çırağı kaba bir el hareketiyle, lavaboları silmeye gönderdi ve kasaya oturdu. Para kasası niyetine kullandığı plastik bölmeli kabı kaldırdı ve altından eski, tozlu ve kalın bir ajanda çıkardı. Masanın üstüne koyarak sayfalarını çevirmeye başladı ve bana gösterecek şekilde ters çevirdi. Gözlerime inanamıyordum! Sayfalar dolusu kadın ismi ve telefon numarası yazılan tarif ve metinler. Adres tarifleri hatta resimler deftere işlenmiş, her sayfaya tarih atılmıştı. Hazine bulmuş gibi sevinç içindeydim. “Kör istemiş bir göz Allah vermiş iki” dedim. Heyecanımı belli etmemeye çalışarak geriye çekildim ve içimden “umarım ödeyemeyeceğim bir para istemez” diye geçirdim. “Gerekirse dedemden kalan antika satranç takımını satar gene de bu defteri alırım” diyordum. Hilmi Bey alayla güldü ve “Yaa işte yiğido sen uyanıksın ama ben de uyanığım. Her hafta tuvalet duvarını kontrol eder, numara ve isimleri aha bu deftere yazıveririm.”
Sonunda sayfaları bir bir çevirmekte olan Hilmi beye dayanamayarak “Bu defter için ne kadar istiyorsunuz Hilmi bey?” dedim.“Bu defteri almaya senin sülalen gelse güç yetiremez ulan!“ dedi. “Defteri sana satacak değilim, sadece eğer istediğim parayı verirsen sana bir fotokopi yaptıracağım.” Tam bu sırada Hilmi’nin cep telefonu çaldı. Yüzüme alayla güldü ve telefona cevap verdi. “Merhaba canım. Tabii canım,hıı hııı tamam, sen hazır ol gülüm, dokuz buçukta seni alırım, telefonlaşırız, hadi öptüm, çüüüüüsss.”
İyice heyecanlanmış, defteri almayı onur meselesi yapmıştım artık. Aklımdan ortaokulda arkadaşlarla birlikte gittiğimiz lezbiyen filmleri geçiyordu. Heyecandan titriyordum.“Peki kabul ediyorum. Ne kadar istiyorsunuz fotokopi için” dedim. “Sana yüz yirmi beş milyona olur” dedi.
Peki deyip cüzdanımı çıkardım. Cüzdanda elektrik faturasını yatırmak için ayırdığım seksen beş lira vardı.”İşte bütün param bu. Yarın da gerisini getiririm” dedim.
”Pekâlâ, çapkın arkadaşım. Bak sözüne güveniyorum, ona göre. Yarın gel al fotokopini.”
Tuvaletten çıktım. Otobüs durağına doğru ilerlemeye başladım. Otobüse bindim ve camdan dışarı bakarken elinde bir demet beyaz çiçek sevgilisine yalvarmakta olan bir delikanlı gözüme çarptı. Acıyarak baktım ona. Bense ne akıllıydım. Yarın itibariyle yüzlerce lezbiyenin telefon numarası elimde olacaktı. Eve gidip mutlulukla uyudum.
Ertesi sabah, erkenden bankamatiğe uğrayıp, gereken parayı çektim ve umumi tuvalete doğru yola koyuldum. Parkın içinden geçip tuvalete ulaştım. Hilmi zavallı çırağına lavaboları yeterince parlatmadığı için fırça atıyordu. Gülümseyerek selam verdim. Bankı işaret etti.
İtirazsız gidip, banka oturup beklemeye başladım. Hilmi çırağı fırçalamayı bitirdi. El işaretleriyle birkaç talimat verdikten sonra camekândan içeri girdi ve bir iki dakika sonra elinde beyaz A4 kâğıtlarıyla döndü. Heyecandan dilim tutulmuştu. Yanıma geldi, oturdu.
-Eeee nassın bakalım çapkın genç?
-İyiyim Hilmi Bey, siz?
-Eyvallah bende iyiyim.
-Ne yaptın parayı denkleştirebildin mi?
-Tabii işte burada.
-Yavaş… yavaş.
Bak bir kere sen para vermeyi bilmiyorsun. Böyle kıvıracaksın, alttan belli etmeden vereceksin. Her şeyin bir usulü var de mi?
-Doğru haklısınız
-Ulan bizim zamanımızda edep öğretirlerdi senin gibi gençlere. Oturmayı kalkmayı öğretirlerdi şimdikiler de teeeeaaööh… Neyse ver bakalım.
Parayı uzattım. Saydı. Hepsi tamamdı. Parayı katlayıp, kahverengi pantolonunun arka cebine koydu. Fotokopileri bana uzattı. Alıp, evden getirdiğim poşete koydum. Artık gitme zamanıydı. Şu Hilmi’den biran önce kurtulmak istiyordum. Eve gidip lezbiyenciklerimi arayacaktım ve bundan sonra benim için çok renkli ve farklı bir hayat başlayacaktı.
-Eeeee Hilmi Bey… yardımlarınız için çok teşekkürler. Ben izninizi istiyorum.
-Ne demek ne demek. Ara ara gel böyle.Ben de numaralar birikiyor biliyorsun. Hem sen yalnız kalma hem biz uç beş kuruş para kazanalım deeel mi?
Ardından sinir bozucu bir şekilde güldü. El sıkışıp, hızla oradan uzaklaştım. Eve geldim, salondaki kanepeye uzandım. Fotokopileri karıştırdım içlerinden ismi en hoşuma gideni seçip numarayı tuşlamaya başladım. Arzu 0533……...Bu isim bende hep erotik çağrışımlar yapmıştır. Tereddütsüz arayacağım ilk numara buydu. Bunu düşünürken numarayı tuşlamayı bitirip yes tuşuna basmıştım. Telefon uzun uzun çalmaya başladı. Şuh bir ses telefona cevap verdi.
-Aloooo
-Aloo iyi günler. Ben telefon numaranızı Kadıköy iskeledeki umumi tuvaletten aldım. Müsait olduğunuz bir zamanda görüşmek istiyorum. İsmim Ahmet.
-Hımmmm. Anlıyorum. Seni Don Juan seni. Kadınlar tuvaletine girmeyi nasıl başardın.
-Orasını hiç sorma, açıklayamam.Sadece buluşma saatini ve yerini söyle.
-Oluuuur. Hilton otelin barında saat 11’de.
-Iıııııııııh şey Hilton otel biraz pahalı olmaz mı?
-Bak aşkım sen istersen zurnacı yokuşunda şansını dene . Benim saatim 200 eurodan başlar.
-Anlıyorum. Peki teşekkür ederim. İyi günler size.
-Hadi canım iyi günler.
O gece, birkaç başarısız ve manasız telefon görüşmesinden sonra, fotokopileri kapatıp bir kenara kaldırdım. Belki de yüz yirmi beş milyonu bir hiç için vermiştim. Üstelik elektrik borcunu yatıracak param da yoktu. Sıkıntıyla uyudum. Ertesi sabah traş olurken tuvaletçi Hilmi’yi düşündüm. Ben yapamadıysam Hilmi nasıl başarmıştı? Belki de bu adamdan öğrenecek çok şey vardı. Öğleden sonra, ders çıkışı Kadıköy’e gitmeye karar verdim. Saat iki gibi oraya vardım. Hilmi camekânlı bölmenin arkasındaydı. Gözüme çarpan tek değişiklik çırağın olmayışıydı.
-İyi günler Hilmi Bey.
--Ooo genç telefon numaralarını mı tükettin yoksa sadece çişin mi geldi?
-Çok komiksiniz. Öylesine uğradım sadece.
-Dur tahmin edeyim bi bok anlayamadın verdiğim numaralardan.
-Doğru tahmin!
-Hehehe hiç güleceğim yoktu ulan. Anlamazsın tabii. Çünkü aradığın karıyı görmüyorsun. Bense her yazı yazanı önden arkadan şöyle bir yürüyüşünden tanır, in mi cin mi hemen anlarım.
İşte bu doğruydu. Camekânın bulunduğu bölme, lavabo aynalarına, aynalar ise tuvalet kabinlerinin bulunduğu alana bakıyordu. Yazıların günlük kaydını aldığından kimin hangi yazıyı yazdığını tahmin etmek kolaydı. Kim amatör, kim profesyonel, hangi hayat kadını elli dolarlık hangisi ikiyüz euroluk belliydi.
“Senin çırak bugün yok galiba” dedim niye söylediğimi bilmeden. Hilmi beni süzer gibi baktı ve öfkeyle cevap verdi.
-Yok tabii. Kovdum itin eniğini.
-Sahi mi? Neden?
-Neden olacak lavabo parlatmayı öğrenemedi bir türlü hayta oğlu hayta. Yav şöyle kafası çalışan bir adam olsa!
Aklımda yine o uğursuz şimşek çaktı. Ben bu tuvalette çalışabilirdim. Kısa bir süreliğine tabii. Hem elektrik faturasını yatıracak parayı kazanırdım hem de birkaç telefon numarası alır yazanları da bizzat görme şansım olurdu.
-Hilmi Bey. Belki ben bu işi bir süreliğine yapabilirim. Biliyorsunuz tüm paramı sizin defter fotokopisine verdim. Hem para kazanmış olurum hem telefon numaralarını.. yani biliyorsunuz.
Hilmi kayıtsızca ve tahminimce benim bu tarz el işlerini çok da beceremeyeceğimi düşünerek
“İyi, bir çalış görelim bakalım genç. Sonra bana ben bu bok kokusuna dayanamıyorum falan deme bak.” dedi
-Yo hayır bir süre sonra alışılır eminim. Yoksa siz nasıl dayanıyorsunuz.
Yan yan gülümsedi.
-Benim için bu koku para kokusudur. Hehehe…Eee hemen başla istersen. Bak şu dolapta bir bez ve parlatıcı var. Al bakayım onları ben de kontrol edeceğim yarım saat sonra.
Peki deyip gözüyle işaret ettiği dolaba yöneldim. Bezi ve parlatıcıyı alıp lavaboları silmeye başladım, bir yandan da lavabo parlatmanın sırlarını düşünüyor kaderimin kovulan çırağa benzememesi için dua ediyordum. Bir kaç denemeden sonra, işin sırrının, parlatıcıyı sürdükten hemen sonra silmekte olduğunu anladım. Parlatıcı fazla kalırsa kuruyor, lavabonun beyaz rengini matlaştırıyordu. Yarım saat sonra erkekler tuvaletindeki altı lavaboyu pırıl pırıl yapmıştım. Hilmi bulunduğu camekândan göbeğini zorlukla sıyırarak çıktı ve yanıma geldi. Lavabolara baktı, önce yakından okuma gözlüğüyle tek tek, sonra uzaklaşıp tümüne. Memnuniyetten ağzı kulaklarına varmıştı.
-Afferim ulan. Sen bayağı kıvırdın bu işi. Şu aynaları da sil bakalım. Onları da aynen böyle tertemiz, pırıl pırıl isterim.
Anlaşılan o ki Hilmi’nin güvenini hemencecik kazanmıştım. Ben aynaları silmeyi bitirince yanıma geldi.
-Ahmeeeeet
-Buyurun Hilmi Bey
-Sen şu kasaya bak. Ben cumaya gidip geleceğim.
-Tabii Hilmi Bey.
Aynaları silmeyi bitirip camekânlı bölmeye geçip oturdum.
Müşteriler parayı uzatıyor, ben üstünü verip, peçete uzatıyordum. Kibar bir müşteri olursa kolonya da ikram ediyordum. İçinde oturmakta olduğum camekânlı bölmeyi tanımayı ve karıştırmayı da ihmal etmedim tabii. Tam da tahmin ettiğim gibi Hilmi kâğıt paraları kirli bir tomar halinde cebine koymuş, mavi plastik bölmeli kapta sadece bozuk paraları bırakmıştı. Bana güveniyordu ama o kadar da değildi tabii. Bozuk paralar en fazla yirmi milyon ederdi. Çalmaya zaten değmezdi. Sıkılarak beklemeye başladım. Derken ayağım masanın altında bir kutuya çarptı. Merakla eğilerek baktığımda; oldukça eski, kapağı tam kapanmayan, küçük bir tahta sandık buldum. Gözümle yolu kolaçan edip, Hilmi’nin henüz gelmediğini görünce, kutuyu çıkarıp masanın üstüne koydum. Kapağını açtığımda; içinde bana fotokopisini çektirdiğine benzer, birçok defter olduğunu gördüm. Hepsi de kırtasiyelerde her yılbaşı satılan sayfaları dört beş sütuna ayrılmış kareli muhasebe ajandalarıydı. Bazıları harf sırasına ayrılmış, kenarları kıvrılmış, tozdan yaprakları sararmıştı. Son tecrübelerimden sonra defterler o kadar da ilgimi çekmiyordu. Yine de merak ederek, çok eskimiş olanlarından birini çıkarıp sayfalarını karıştırmaya başladım. Bendeki fotokopiye benzer, isimler, numaralar, adres tarifleri vardı. Sıkılarak kapadım ve kutuya koyarken aradan ikiye katlanmış bir kâğıt düştü masanın üstüne. Kâğıdı elime aldım. Çok eskiden yazılmış bir mektuptu bu. Kâğıt oldukça inceldiğinden bir tarafını çevirdiğinizde tükenmez kalemle yazılmış diğer tarafın gölgesi okunanları karıştırıyor, mecburen okumak için bir defter üstüne koymak gerekiyordu. Kâğıdı önümdeki masaya yerleştirdim ve saatime baktım. Hilmi gideli henüz on, on beş dakika olmuştu. Gelmesine daha çok vardı. Arkama yaslanıp, merakla mektubu okumaya başladım.
Sevgili gül yüzlü Şükriyem,
Sen gittin gideli bu tuvalet bu Kadıköy bu İstanbul hatta, bana dar oldu. Şöyle böğrümün sağ yanına bir ağrı giriyor. Ne yana dönsem aynı. Bir türlü rahat yüzü göremiyorum. Ne yaptım ne ettim de ben bu Şükriye^yi elimden kaçırdım diye dövünüp duruyorum. Bak gelsen gene gideriz Pierre Loti’ye gene gideriz Kanlıca’ya. Senin sevdiğin o pastane de pudra şekerli yoğurt yeriz. Söz… üst üste dört tane yesen gene gıkım çıkmaz. Çıkarsa aha şu bok deliğinde uyluk olayım o kadar pişmanım yani. Erkek dediğin karı milletinden para esirgemez zaten. Ben o gün, o garson dinsizine gıllıgış oldum da ondan öyle dedim yoksa gurban olduğum senin o ince boğazına giren her şey benim boğazıma girmiş gibidir. Aha şu kuru ekmek beni çarpsın ki senden önce ben böyle bir yürek yangınına ne tutuldum ne de bundan sonra tutulabilirim. Şükriye gene o sarıçiçekli elbiseyi giy d,e Üsküdar sahilde oturak senle. O rüzgar gurbanın olduğum saçlarını savursun aha benim şu kaytan bıyıklarıma doğru. O günleri unutmak benim gibi bir civanmert için ihtimal kabilinden değildir. Sen gittiğinden beri akşamları tuvaleti kapatıyorum, yandaki meyhaneye gidiyorum. Bazen beş bazen on bira üst üste yuvarlıyorum. Artık meyhanenin garsonları merak edip sormaya başladılar.”İşinize bakın” diyorum.” Gidin başımdan” deyip savıyorum. Aha geçenlerde o meyhaneye, gitar mı nedir böyle bizim saza benzer bir alet çalan bir çocuk çıktı. Bir şarkı söyledi ki tam benlik. Benceğiz da işte sana o şarkıyla hitap etmek ve bu içli şarkıyla mektubuma ve sana veda etmek istiyorum. Sen böyle şarkıları severdin biliyorum Şükriyem. “Bu kalp seni unutur mu?”
Gülmemek için kendimi zor tutarak, mektubu katlayıp, defterin arasına koydum. Defteri kutuya, kutuyu da ayağımın altındaki eski yerine koydum. Son hamlede ayağımla hafifçe iterek, Hilmi’nin anlamaması için eski yerine oturttum. Bir süre sonra Hilmi cumadan dönerek geldi. Beni kenara iterek camekândaki yerine oturdu, ben ayakta duruyor artık daha yakından tanıdığım Hilmi’ye sempatiyle bakıyordum. Bir konu açmış olmak için “Aynalar da tamamlandı Hilmi bey” dedim.
-Bakayım…Hımm afferim fena değil… İyi güzel… Ulan sen bayağı alıştın bu işe. Olmadı bi şube açarız sana. Başında durursun. Bak kafanı çalıştır öğren bu işi. Sen şimdi parasızsın, lokantaya gidip oturuyorsun, paran yoksa bir çorba içip kalkıyorsun yani boğazından kesiyorsun ama tuvaletten kesemiyorsun de mi?
-Doğru vallahi. Hiç o açıdan bakmamıştım. Çişin geldi mi mecbur girip yapacaksın.
Hilmi işaret parmağıyla kafasını işaret etti. “İşte akıl gardaşım. Bu saksıyı çalıştıracaan biraz.”
Hilmi işten bahsediyor bense şu Şükriye meselesini merak ediyordum. Acaba sonrasında ne olmuştu? Hızlı çapkın Hilmi, Şükriye’yi geri kazanabilmişmiydi? Hikâyenin sonunu merak ediyordum.
-Hilmi Bey aslına bakarsanız benim sizden öğrenebileceğim çok şey var. Örneğin kadınlar hakkında. Daha önce hiç âşık olmuş muydunuz?
Hilmi yüzünü ekşitti.
-Âşık mı yok be ne aşığı. Bak kardeşim karı dediğin bozuk kumbara gibidir, devamlı para yer. Aklına mukayyet olacaaan. Öyle âşık oldum maşık oldum ayağına yatarsan, soyar soğana çevirirler adamı, haberin olsun.
-Canım yine de belki birine gönlünüz kaymıştır sonuçta hepimiz insanız. Belki yıllar önce falan.
Tuvaletten çıkmakta olan bir kadına takıldı gözü,
-Bak ulan şimdi. Şu giden hatunu görüyor musun? İşte aynı ona benzer biri vardı.
-İsmi de Şük….
Hemen toparladım
-Pardon sözünüzü kesmeyeyim.
-Ne?
-Yok bişey yok siz devam edin.
Ne diyordum işte şu giden garı gibi biri vardı. Böyle yandan yırtmaçlı.Offf ulan. Elli milyar borcum olaydı da o garı nah şu yanımda olaydı.
-Bayağı kaptırdınız yani.
-Eksi günlerdeydi. Boş ver şimdi.
Hilmi kısa yoldan konuyu kapatmıştı. Aradan iki hafta geçti. Ben maddi durumumu da, aşk durumumu da düzeltmiştim. Aklım fikrim şu Hilmi’nin umutsuz aşk hikâyesindeydi. Ne yapıp edip hikâyenin geri kalanını öğrenmeliydim. O gün tuvaletteki görevimi bitirip çıktıktan sonra Hilmi’nin mektubunda bahsettiği meyhaneye gitmeye karar verdim. Oradaki garsonlardan bir şeyler öğrenebilirdim. Kısa bir yürüyüşten sonra meyhanenin bulunduğu sokağa vardım. Selam verip, içeri girdim. Köşede, küçük, yuvarlak bir masaya oturup garsonun gelişini beklemeye başladım. Beş dakika sonra gözleri fırıl fırıl gençten bir çocuk geldi.
-Hoş geldin ağabey
-Eyvallah hoş bulduk. Getir bakalım bir bira, şöyle fındık fıstık da olsun.
-Ağabeycim emrin olur
Garson bara doğru yöneldi. Barmen olacak, kır saçlı adama bir el işareti yaptı. Barmen bira musluğunun altına beyaz kapaklı buzdolabından çıkardığı buz gibi bira bardaklarından önce birini sonra bu bardağın üstüne, kenarına diğerini yerleştirdi. Önce birinci dolacak, sonra bardaktan taşanlar ikinciyi dolduracaktı. Gülümsedim. Bizim fırlama garson masaların kenarlarından hızla kıvrılıp geçti, yanıma geldi, kuruyemiş tabağını ve birayı önüme koydu gülümseyişimden cesaret alarak.
-Ağabey sen bana tanıdık geliyorsun ama nerden çıkaramıyorum.
-Ha evet ben şu karşıki tuvalette çalışıyorum geçici olarak, orda görmüşsündür.
-Öyle mi? Komşuyuz desene, gerçi işimiz düşmez sana bizim burada var tuvalet.
“Evet ama biz tam kadro geliyoruz sizin birahaneye. Patron Hilmi’yi de tanırsın sen şimdi.
Ağabey görsem bilirim mutlaka. Eski müşterileri Erkan ağabeyim daha iyi bilir. O on iki senedir burada çalışır” dedi ve Erkan ağabeye işaret etti.
-Bak ağabey şu tuvaletçide çalışıyormuş.
-Öyle mi? Hoş geldin kardeşim. Yahu senin patron eskiden buranın gediklisiydi şimdilerde uğramaz oldu, hayırdır.
-Valla eski zamanlarını bilmiyorum ama şimdi aklı fikri parada sanmam gelip de burada içki içsin.
Sözümü bitirdim ve fırsattan istifade yerimden kalkıp, bara gittim, barmen aradığım adamdı, hikâyenin gerisini ondan öğrenebilirdim.
-Yahu Erkan ağabey sen bizim patronu eskiden beri tanır gibisin. Anlatsan diyorum biraz.
-Vallahi müşterilerimin sırlarını pek vermem ama meselenin özeti; senin patron bir bankacı kıza fena halde abayı yakmıştı. Nerdeyse hapse düşüyordu kızın yüzünden, benden duymuş olma.
-Anlıyorum… Hapis haa.. Vay be!
Biramı bitirip Erkan ağabey ve garsona eyvallah deyip birahaneden ayrıldım. Demek Şükriye bankacıydı. Demek iş bayağı dallanıp budaklanmıştı. Ertesi gün cumaydı yine fırsattan yararlanarak başka mektup, belge var mı diye kutuyu iyice kurcalamaya karar verdim.
Ertesi gün Hilmi kasayı bana emanet edip cumaya gitti yine. Müşterilerde şansımdan pek kalabalıktı. Yine de son beş dakika bir başka defterin içinde bulduğum Şükriye’nin cevap mektubunu cebime koymayı başardım. Hilmi’nin cevaba cevabını da aynı defter içinde arka kapağa iliştirilmiş olarak buldum.Her ikisini de akşam otobüste eve dönerken okumak üzere cebime koydum.O gün Hilmi beye sınavlarımı bahane ederek erkenden izin aldım ve saat sekiz de otobüse bindim ve tabii heyecanla mektubu çıkarıp okumaya başladım.
Sayın Hilmi bey,
Dün çırağınızla yollamış olduğunuz mektup elime ulaştı. Şunu bilmenizi isterim ki sizinle birlikte gittiğimiz tüm o ziyaretler sanırım yanlış anlaşılmış. Ben bekâr, yaşı da biraz geçkince bir bayanım. Üstelik bakmam gereken hasta ve felçli bir annem var. Size bahsettiğim gibi benimle evlenecek adamın, bir kere en başta annemle aynı evde yaşamayı kabullenmesi lazım. Annemin durumu göz önüne alındığında, onu yalnız bırakmamın mümkün olmadığı görülecektir. Kaldı ki zaten aramızda çok ciddi bir sosyal seviye farkı var. Sizden küçük bir ricada bulunarak, bıyıklarınızı kesmenizi istemiştim, hiç yanaşmadınız. Üstelik benden yaşça büyüksünüz. Ben size uygun değilim. Umarım kader karşınıza size daha uygun sizi mutlu edebilecek birini çıkarır ve mesut olursunuz. Sözlerimin tam ve doğru anlaşılması dileğiyle mektubuma burada son veriyorum.
Saygılarımla Şükriye Demir
İçimde derin bir sızıyla, Şükriye’nin mektubunu katlayıp cebime koydum ve diğer cebimde bulunan Hilmi’nin cevap mektubunu çıkarıp okumaya başladım.
Sevgili gül yüzlü, bal dudaklı Şükriyem,
Senin maksadın beni nah şuramdan vurup öldürmek mi? Eğer ki böyle bir niyetin varsa hiç sen o tatlı canını üzme ben sizin şubenin önünde aha şu taş kafama kurşunu sıkar, senin aşkından, oracıkta öldürürüm kendimi. Sen ne dedin de ben yapmadım. O bıyık meselesinden bahsetmişsin. Ben zaten kesecektim onları senin istediğin kimi. Yalnız tam o gün, bakkal Hasan da kesti bıyıkları. Bizim meyhanedeki haytalar “Ulan oğlana dönmüş hıyar” falan diye dalga geçince bana bir tereddüt geldi, kesemedim. Yoksa ben senin dediğini yapmaz mıyım? Aşkım, hayatımın gül çiçeği, kiraz dudaklı Şükriyem. Sana değil şu bıyıklarım kafamdaki kıvır kıvır saçlarım feda olsun. Yeter ki sen dön bana geri. Gene gezelim, gene tozalım. Bütün malım mülküm senindir. İstanbul’un altı ilçesinde on altı tuvaletim var hepsi senindir. Bu Hilmi sana gurban olsun. Benim tatlım gıymatlım.
Mektupları katlayıp, tekrar cebime yerleştirdim. Otobüs köprü üzerine gelmişti. Tam ortada birkaç kuru yük gemisi ve en arkada bir tanker boğazı geçmekteydi. Güneş batmış, sahildeki balık lokantalarının ışıkları denize vurmuştu. Hilmi’yi düşündüm, Şükriye’yi ve kendimi düşündüm. Aptalca hayaller kurmaya başladım ve gülümsedim. Bu hikâye nereye gider dedim. Bana sorarsanız her iki tarafın da birbirine meyli vardı. Ne kadar istemez görünse de Şükriye’nin de Hilmi’ye bir ilgisi vardı. Kaldı ki şu hasta ve yaşlı anne meselesi de onun da biriyle birlikte olması, evlenmiş olması olasılığını düşürüyordu. Hilmi derseniz, o zaten tuvaletteki ilk yoklamam da itiraf ettiği gibi, Şükriye yanında olsun da elli milyar borcu olsundu. Bunun onun için ne büyük bir fedakârlık olduğunu, yanında çalıştığım üç ay boyunca anlama şansı bulmuştum. Boğazın üzerinde takımyıldızlarıyla seyreden, yavaş yavaş batmakta olan dolunaya baktım ve içimden Hilmi’nin tüm kabalıklarına rağmen yine de içindeki iyi kalbe olan inancım sebebiyle tekrar birleşmelerini diledim. Gökte bir yıldız kaydı… Son mektubu da katlayıp cebime koydum, kısa süreli bir iç huzuru duydum.
Aradan iki ay geçti. Tuvaletteki görevime devam ediyor, evden getirdiğim kitaplardan camekânlı bölmede derslerime çalışıyor, sınavlara hazırlanıyordum. Herşey neden acaba en rutin gittiğini sandığınız zamanda bozulur. İşte mektupta, böyle her şeyin durağan ve sıradan gittiği o günlerde geldi. Başımı eğmiş ders çalışıyor, karmaşık teoremlerin içinden çıkmaya çalışıyordum. Dalgınlıktan tepemde dikilmekte olan postacı Necati’yi fark etmemiştim. Elindeki zarfla kafamı dürttü.
-Hoop delikanlı amma dalmışsın.
-Aaa merhaba. Buyur bi işe diyeceğim ama adetten değil Necati ağabey
-Hiç sorun değil. Ben postanede işedim arkadaşım.
-E bakkal da değiliz ki, şeker ikram edelim
Gülüştük. Postacı Necati el sallayarak uzaklaştı. Elime tutuşturduğu bir tomar mektubu en üsttekini sırayla en alta alarak incelemeye başladım. Burs başvurumun cevabı geldi mi diye merak ediyordum. Aniden bembeyaz bir zarfın gönderen kısmında Şükriye Demir ismini görünce heyecandan yerimden sıçradım. Hilmi o gün Samatya’daki annesini ziyarete gitmişti. Zarfı açıp, okuyup tekrar yerleştirecek zaman vardı. Olmadı yeni bir zarf hazırlar, gönderen ve alıcı kısımlarını aynı ifade ve yazı biçimleriyle doldurur, hiç anlaşılmadan mektubu Hilmi’ye verirdim. Bir zarf açacağıyla özenle ve dikkatle zarfı açtım. Sarı bir kâğıt vardı içinde. Heyecanla ve sabırsızlıkla okumaya başladım.
Sevgili Hilmi,
Sana bu mektubu neden yazdığımı merak ediyorsundur. Birazcık düşünen bir insan için bunu tahmin etmek aslında çok kolay. Bana böyle bir mektubu yazdırabilecek tek bir şey olabilirdi hayatta. Dün saat tam 14:00 te Bursa Devlet Hastanesinde işte bu tek şey gerçekleşti… Felçli ve bakıma muhtaç, hayatının son on yılını yatalak geçiren zavallı ve bahtsız annem vefat etti. Ölmeden önce bana bıraktığı son vasiyet; şu ölümlü dünyada sahipsiz, bir başıma kalmamam, kendime beni hep sevecek, kıymetimi bilecek bir can yoldaşı bulmamdı. Bu mektubu işte bu sebepten yazıyorum. Belki de böyle bir şeyi söylemekle hata ediyorum ama hayatım boyunca hep dobra oldum. Bana olan tutkunu, sebatkârlığını takdir etmediğimi, aşkına inanmadığımı zannetme. Aslına bakarsan kalbimin bir tarafıyla belki ben de seni sevdim. Şu anda kafam çok karışık. Kendimi yalnız ve terk edilmiş hissediyorum. Mektubun yanına iliştirdiğim kâğıtta Bursa’daki adresim ve telefon numaram yazılı. Gel beni al diyemiyorum çünkü ne âlemdesin bilmiyorum. Kararı kendin ver. Bu mektubu burada bitiriyorum.
Sevgilerimle.
Şükriye
Bundan sonra olanları okuyucuya kısaca özetlemek niyetindeyim. Kendimce özel sebeplerden ötürü ayrıntılara girmek istemiyorum. Tahmin edebileceğiniz gibi Hilmi ilk otobüsle Bursa’ya gitti. Şükriye gibi bir kadını öyle bir yerde yalnız bırakmak olmazdı. Şükriye’yi aldığı gibi İstanbul’a getirdi. Küçük esnaflara özgü beceri ve el çabukluğuyla Bursa’daki tüm eşyaları İstanbul’a getirtti ve Şükriye’yi İstanbul’daki kendi evine yerleştirdi. Bu arada yıldırım hızıyla kıyılan imam nikâhıyla da bazı şüpheli komşu ve akrabalar susturuldu. Birkaç ay sonra da resmi nikâh olacaktı. İstanbul’a gelişinden bir hafta sonra Şükriye şanına bağışlanan tuvaletlerden birini görmek istemişti. Söylediğine göre müstakbel kocasının işyerini görmek istiyor hatta belki de bankacı zekâsıyla tuvaletçiliğe yeni bir soluk getirmek ve kocasına işlerinde yardım etmek istiyordu. Hilmi bu anlamlı ziyaret için benim de çalışmakta olduğum ve yıllar içinde en karlı ve en ihtişamlı şubemiz olan Kadıköy şubemizi seçmişti.”Gülüm bir gör sen burayı, aha böyle aklın gider. Bal dök yala o kadar yani!” Mektup okumayı kesmiştim ama telefonlara kulak misafiri olmamak elde değildi.
Her neyse. Şükriye’nin, nam-ı diğer, hanım ağanın tuvaletimize ziyarete geldiği o ilk günü okurlarımızın da merak edeceğini düşünerek ayrıntılarıyla anlatmak istiyorum. Pek tabii ki bir gün önceden haberdar edilip, o gün ne alakaysa, beyaz gömleğin üstüne papyon takmıştık. Hilmi’nin söylediğine göre üzerinde “Hilmi Tuvaletleri” yazan özel üniformamızın da siparişi verilmişti. İşler iyice çığırından çıkmaya başlamıştı. Lavaboların önündeki hep su biriken döşemeyi silmeyi bitirmiştim ki merdivenlerden gelen topuklu ayakkabı seslerinden Şükriye’nin gelmekte olduğunu tahmin ettim ve camekânlı bölmeye geçtim. Tarihi bir andı. Sarı bir gömleğin altına siyah bir etek giymişti. Tahminlerimin aksine fevkalade güzel, balıketi tam Türk tipi güzel diyebileceğimiz otuz beş kırk yaşlarında bir kadındı Şükriye. Yavaş yavaş yaklaşırken bu müthiş! güzelliği gölgeleyen ufak bir ayrıntıyı fark ettim. Sağ yanağının tam üstünde, güldüğünde ortaya çıkan gamzesinin yanında, nohut büyüklüğünde bir et ben vardı. Hilmi’ye göre güzelliğin alamet-i farikasından sayılan bu küçük ayrıntı benim Şükriye’yle ilgili tüm hayallerimi yıkmıştı. Hilmi’yi sorarsanız sanki o elli yaşında göbeği dizlerine değen, yerinden hiç kalkmayan miskin adam o değil de, genç bir delikanlı varmış gibi Şükriye’nin ardı sıra hızla hareket ediyor, koşturuyor “Gıymatlım burası da lavabolar. İşte burası da fotoselli sifonlarımız” gibi lüzumsuz açıklamalarla Şükriye’nin etrafında dört dönüyordu. Şükriye baştan savma bir selam verip kasaya oturdu ve “Kaç kişi geldi? Kaç para var kasada? Peçete ne kadar? gibi ardı ardına sıkıcı sorular sordu. Sonraki birkaç hafta Şükriye’nin işleri iyice ele aldığı, lüzumlu lüzumsuz müdahalelerde bulunduğu sıkıcı zamanlardı. Şükriye’nin gelişinden bir ay sonra sınav takvimimi bahane ederek tuvaletteki görevimden ayrıldım ve her ikisini de bir daha görmedim.
Cem
07.10.2009