13 Aralık 2009 Pazar

Nasıl Kazanan Olunur?

NASIL KAZANAN OLUNUR?

Bu kitabı yazmaya birkaç gece önce katıldığım lise mezunlar derneği gecesinden sonra karar verdim. Geceyi ben ve benim gibi, işi bilen birkaç hergele ayarlamıştık. O Faik denen kaybeden gelinceye kadar her şey iyi gidiyordu. Kızların çoğu evlenmişlerdi ama gözlerinde hala bana âşık bakışlar yakalıyordum. Evet, Faik’ten bahsediyordum. Konunun dağılmaması gerekiyor. Bu Faik denen, bir kursa mı ne gitmiş, bir de kitap yazmış. Geri zekâlı.”Ay ne hoşmuş”. “Faik çok duyarlısın gerçekten”.”Kitabını okudum, baştan sona harikaydı şekercim”, “Faik çok yetenekli ve zekisin”

Tüm bu maskaralıkları gece boyunca seyretmek zorunda kalınca, arabadan eve dönerken aklıma bu fikir geldi. Bugüne kadar yazılan tüm kitaplar bizim Faik gibi zavallı kaybedenler tarafından yazılmamış mıdır? Evet dedim kendi kendime. Ama insanlar benim gibilerini daha çok severler. Neden o aptalın vızıldamalarını okumak istesinler ki? Ulan Kerim dedim. Şunu düşün; ben mi bir şey anlattığımda daha çok gülünüyor? O mu? Ben tabii ki. Öyleyse anlattığım şekilde yazabilirsem; bu iş olur. Aysu dedi ki; estetik olmalıymışım. Tarabya da bir daire tuttuğum üniversiteli sevgilimdir kendisi.(Sır tutabilirsiniz umarım) Edebiyatta ve sanatta her şey estetik olmalıymış. Öyle küfür, hakaret pek hoş karşılanmazmış. “Hadi oradan” dedim. Sen ne anlarsın.

Bırakalım bunları sevgili okurlarım. Bir dakika. Sevgili mi dedim ben? Ne yumuşakça bir kelime bu. Başka bir şey bulmalıyım sizlere hitap etmek için. Kankalarım, dostlarım ortaklarım, işi bilenler. Neyse bunu sonra düşünürüm. Dün gece uzun uzun, bu yazmak istediğim romanın konusu ne olmalı? diye düşündüm. Lüks bir sitede bulunan tripleks villamın, masif döşeli salonunda, Amerika’dan getirttiğim, antika, sallanan sandalyeme oturdum. Bir de puro yaktım tabii. Düşünürken hep puro içerim. Sabaha karşı saat dörtte, bir şimşek çaktı aklımda.

Kendi hayatımı anlatacaktım sizlere çünkü baylar, bayanlar sizler de Faik gibi kaybedenlersiniz. Yani siz benim gibi olmak istersiniz. Benim gibi olmamanın acısını çekersiniz. O yüzden size, ben nasıl ben oldum, onu anlatacağım. Yani kısa yoldan nasıl bir kazanan olunur, bu kitap boyunca, bunun hikâyesini okuyacak ve belki siz de bu kitaptan sonra bir kazanan olacaksınız. O hassas aptallar gibi sizlere çocukluk yıllarımı anlatacak değilim. Ben size ortaokul ve lise yıllarımdan bahsedeceğim. Çocukluğun hiçbir önemi yok aslında. Vızıldanıp, dayak yiyip, süt tüketilerek geçen, hayatın gerzek bir dönemi sadece. Ergenlik yıllarıysa kaybedenlerle, kazananların belli olduğu dönemdir.

Hep o sıkıcı üniformayı değişik, şık bir hale getirecek, bir ayrıntı bulurdum. Ceketin altına giyilen marka bir kazak, gri kumaş pantolonun altına ustaca gizlenen ve kontrollerde yakalanmayan son model spor ayakkabılar, her daim jöleli saçlar, en ağza alınmadık usturuplu küfürler, umursamaz bakışlar, bol miktarda cesaret ve haddini bilmezlik. Tüm bu özellikler beni trend yaratan ve taklit edilen biri haline getirmişti.

Sevgili kaybedenler bir kazanan olmanın ilk şartı cinsel başarıdan geçer. Öncelikle kadınsanız erkekler tarafından, erkekseniz kadınlar tarafından çekici bulunmanın yollarını bulmalısınız. Sonra organizasyonlar düzenlemelisiniz. Sürpriz doğum günü partileri. Sadece bazılarının katılabildiği kısa okul gezileri. Ses tonunuz, duruşunuz. Her şey ama her şey bir kazanan olduğunuzu hissettirmeli diğerlerine. Doğru zamanda, doğru yerde ve öyle uzun hesaplarla değil sadece doğru zamanlamayla.. İnsanlar zaferi avuçlarınıza kendiliğinden bırakacaklar. Yıllardır bana olduğu gibi size de böyle olacak. İlk şart; hep dik duracaksınız iki; her tartışmada üste çıkmayı başaracaksınız ve üç; acımasız olacaksınız!

***

Aslında bugün yazmayacaktım çünkü kafam çok bozuk. Neden? Çünkü birincisi borsa da bazı hıyar danışmanlara güvenerek aldığım kâğıtlar yarı yarıya değer kaybetti, ikincisi bu benim aklıma gelen kazananlar fikri benden önce birkaç başka hergelenin de aklına gelmiş. Aysu dün bana bir kitap verdi. Henüz okumadım. O sinirle arabanın arka koltuğuna attım. Bütün iyi fikirler neden hep daha önce bulunmuş olur. Allahın cezası. Yine de okuyacağım o kitabı. Belki biraz çalarım heriften.

Her neyse sonuçta benimki özel bir şey olacak dediğim gibi ben nasıl ben oldum, bu önemli. Siz gerzekler -bunları son düzeltide silerim artık- bu kaybedenlikten nasıl kurtulursunuz. Ben aslında doktorum. Ruh doktoruyum ben. Bir çeşit terapist. Evet. sizi okşayarak adam ediyorum. Örneğin harbi diplomalı bir psikologa gitseniz ne olur sizce? “Buyurun beyefendi ya da hanımefendi. Uzanın şöyle. Bana çocukluğunu anlat.”Sonra da tacizci psikolog hikâyeleri tabii. Çıkışta da yüz dolar hesap.

Benim yöntemlerim daha farklı olacak. .Bakın sevgili salaklar; ben bir efsaneyim yani ben, ben Kerim’im. Beşiktaş Anadolu Lisesi’nden seksen beş yılında mezun olanlara bir sorun beni. Kahretsin çok iyiyim! Yani demek istediğim ben damdan düşen daha doğrusu dama çıkmayı başaran biriyim. Bende kararsızlık göremezsiniz. konuşurken kekelemem, gülerken öksürmem. Benden öğreneceğiniz çok şey var. Sadece aşk hayatı değil. Üstelik iş hayatına yönelik de. Ya da boş ver. Onu başka bir kitap olarak düşüneyim en iyisi. Nasıl Çok Para Kazanılır? Kerim Sönmez. Evet. Bu da iyi fikir. Böyle bir kitap kesinlikle çok satar. Ben bunu iyice bir düşüneyim.

***

Bu iş iyice sinirlerimi bozmaya başladı. Bazen, yazacak hiçbir şey gelmiyor aklıma. Yani ne anlatacağım size? Yirmi yıl önce kızların olmadığı boş derste düzenlenen geğirme yarışmasını kimin kazandığını mı? Kimin umurunda bir ergenin dünyası?

Faik… Faik nasıl yaptı bunu? Dur bakalım. Ne demişti. Evet İlkumut derneği.

Geçenlerde internetten araştırmıştım. Kursun hocası Semiha Yazıcıoğlu isminde bir yazarmış.

Bir dakika yahu neden yarın gidip şu hatunu bir görmüyorum ben. Gerzek Aysu’dan fikir almaktan iyidir. Ne demişler “İş bilenin kılıç kuşananın”. Bu da atasözü olsun size. Hadi eyvallah.

***

Bir bardak viski doldurdum kendime, bir de en iyi kalite dolmakalem aldim gelirken. Tahmin edin neden bu kadar neşeliyim. Bildiniz. Semiha hanımla görüşmem mükemmel geçti. Bugün sabah saat dokuzda Kabataş’a gittim ve derneğin bulunduğu sokağa arabamı park ettim. Kendimi boş ve kayıtsız hissediyordum. Arabadan derneğe yürürken herkesin yaptığı gibi Semiha Yazıcıoğlu’nu gözümün önüne getirmeye çalıştım. Diş teli takan, kısa saçlı, çirkin mi çirkin, inek bir hatun olarak düşündüm onu.

İki katlı bir bina olan derneğin kapısından içeri girip, birinci kattaki bekleme odasında onu beklerken, cep telefonumdan Aysu’ya mesaj gönderiyordum. Birdenbire içeri, sütun gibi bacakları olan, fıstık gibi bir hatun girip “Merhaba Kerim bey ben Semiha. Size nasıl yardımcı olabilirim?” deyince şaşkınlıktan dilimi yutacaktım nerdeyse. Masadaki yerine geçerken, arkadan kalçalarını süzdüm. İyi parçaydı. Üstelik edebiyatçı.

Ona projemden bahsettim. Faik’ten hiç söz açmadım tabii. Gerzek değilim. Son derece ilgiliydi. Gerçekten orijinal bir fikirmiş bu aklıma gelen. İnsanları kazanan-kaybeden olarak ayırmak pek onun tarzı değilmiş ama çok ilgi göreceğinden ve değişik bir şey olacağından eminmiş. Sonunda ne çıkacağını merak ediyormuş. Yanımda getirdiğim kâğıtlardan yazdığım şeyleri gösterdim ona, tabii bu okuyucuya hitap ettiğim yerleri silip, sadece anılar kısmını bırakacağımı söyledim. Yani insanlar bu kitabı; bir kazanan nasıl olur, onu öğrenmek için okuduklarına göre…

Tam bu sırada ceketimin iç cebinden çıkardığım dolma kalemle, o kısımları öfkeyle karalıyordum ki hararetle elimi tuttu. “Hayır hayır sakın” dedi. O anda ben tabii ki onu dinlemiyordum. Elimi tutan eline baktım. Gözlerine baktım. Yatmak mı istiyordu yoksa trajedi mi istiyordu? “Kerim bey bu modern bir anlatım tarzıdır. Sakın silmeyin! Yazdığınız romanda ne anlattığınız kadar size bunları yazdıran itkiler de okuyucunun ilgisini çeker” dedi. Kafam karıştı. Haklı olabilirdi. Dolmakalemi tekrar cebime koydum. Bu kadını becermemeliyim diye düşündüm. Bana lazım olacak. Neden düzenlediği yaratıcı yazarlık kurslarından birine katılmıyor muşum? Hem yazdıklarımı bu işlerle ilgili bir kitleye sunma şansı bulurmuşum hem de profesyonel destek almış olurmuşum. Buna pek yanaşmayacağımı söyledim. Tabii, on iki adet kaybedenle üç saat aynı odada kalmaya dayanamayacağımı söylemedim ona. Bana acıyarak baktı. Özel ders verip veremeyeceğini sordum. Kararsız göründü. Kurs ücretinin beş katını teklif ettim. Çok bozuldu. Hemen düzelterek, pek tabii ki bu sanatsal becerileri kazanmamın parayla ölçülemeyeceğini, başarılarını duyduğumu falan söyleyerek, ortamı yumuşatmaya çalıştım. Konuyu kısa kesti. Düşüneceğini, para konusunu dernek yöneticisi Ayfer hanım’la konuşmam gerektiğini söyledi. Peki deyip ayrıldım. Kabataş’tan Kadıköy’e kadar tüm yol boyunca onu düşündüm. Gözlerindeki bakışı. Sanki içimden ne geçiyor okur gibiydi ve sanki benden bir adet de onun içinde vardı…

Eve giderken yol üstündeki kitapçıya uğradım ve Semiha Yazıcıoğlu’nun kitaplarından birini aldım. Eve geldiğimde Selma, her zamanki gibi, bir yerlerdeydi. Son zamanlarda -bir o eksik kalmıştı zaten- yoga kursuna gidiyordu. Birçok evlilik gibi, bizimki de ilk beş yıldan sonra heyecanını kaybetmiş, bir çeşit ortaklığa dönüşmüştü. Evde olduğumuz uzun saatler boyunca hiç konuşmuyor, birbirimizden kaçıyorduk adeta. Bu açıdan bakarsak da benim bu roman, kitap işlerine merak salmam iyi oldu.

Semiha Yazıcıoğlu’nun Hürdünya gazetesi roman ödülünü alan kitabında, yazmakta olan, yazarak sorunlarına çözüm arayan bir kadın vardı. Bu kadını düşündüm, bugün elimi tutan, “Sakın silmeyin” diyen Semiha’nın yüzü gözümün önüne geldi. Semiha ne kadar Okşan’dı -romandaki kadın karakter- Okşan ne kadar Semiha’ydı acaba? O gece Semiha gözümde, sırf güzel ve çekici bir kadın değil, çözülüp sınıflandırılması gereken bir muamma haline geldi. Kitapçıya girdiğimde o kaybedene para kazandırmamak için gizlice çantama attığım Faik’in kitabına da bir göz gezdirdim. ”Randevu Öyküleri”. Allahın aptalı! İlk genelev ziyaretini öykü diye yaz sen, bir de ödül al. İnanamıyorum bazen. Diyorum size; ben kesinlikle başarılı olacağım bu yazma işinde!

Semiha Hanım bugün çok kafama yatan başka bir şey daha söyledi. Bunu da buraya yazıyorum ki unutmayayım. Benim için bir nevi yol haritası olacak çünkü fikirleri. ”Nasıl Kazanan Olunur” adlı kitap, bir kendine yardım kitabı değil, kurmaca bir roman olmalıymış. ”Nasıl Para Kazanılır” adlı kitap fikrime de pek sıcak bakmıyormuş çünkü bu tarzda çok kitap varmış piyasada. Espriyi patlattım bende. “İyi bari paraların hepsini ben kazanmaya devam ederim o zaman.” Güldü tabii. Kadınları güldürmeyi hep başarmışımdır. Çünkü onları çözerim. Biri diğerine benzer aslında. Birinde işe yarayan formül diğerinde bazen işe yarar bazen yaramaz.

Sevgili kaybeden erkekler; bu kısımları iyi okuyun. Size kadın denen muammayı açıklayacağım. Bugün ufkunuz açılacak. Kadınlar süslenmelerine göre ikiye ayrılırlar. Çok süslü kadın, hiç süslü kadın. Yani bilirsiniz işte. Bazıları plaja bile küpeyle gider. Bazıları da heryere kotla gelir. Erkekler genel olarak süslü olanları severler ama kotçularında zeki olduklarını unutmamalısınız. Kafama takılan şu ki bu Semiha her iki tür arasında sanki ara bir tür. Degisik biri iste. İkinci özel dersi sabırsızlıkla bekliyorum.

***

Bugün yine çok keyifliyim. Semiha’yla dersimiz harika geçti. Tam da tahmin ettiği gibi; çok iyi gidiyormuşum. Tabii ona okuttuğum bölümler kendisinden bahsedilmeyen kısımlardı. Çok beğendi. Kısa sürede çok iyi bir noktaya gelebilirmişim. Yalnız yazma pratiğini kaybetmemek açısından her gün mutlaka bir şeyler yazmalıymışım. Haldun Taner’in bir kitabını hediye etti bana. Rahmetli günde yirmi sayfa yazarmış, sırf pratik olsun diye. Daktiloyla hem de. “Helal olsun” dedim. Birlikte yaşadıkları birkaç anıyı nakletti. Çok güldük. İlginç olan, onun da beni güldürebiliyor oluşu. İnce bir espri anlayışı var ama sanki biraz daha samimi olsak, zzzzt Erenköy tarzı esprileri bile yapacakmış gibi duruyor. İnsanın samimi olası geliyor birdenbire ve birdenbire de onunla yatmak istiyorsunuz. Yani arkadaş mı, sevgili mi olmak istediğinize karar veremediğiniz biri. İyisi mi, şimdilik hocam olarak kalsın. Dediğim gibi ona ihtiyacım var.

***

Doğru tahmin. Dün hiçbir şey yazmadım. Semiha kızacak. Kızarsa kızsın, çok da umurumdaydı. Deha var bende deha. Pratik yapmama gerek yok benim. Neye elimi atsam başarılı oldum ben. Düne kadar tavlada yenilmişliğim yok. Okey de üst üste dört tur bindirmiş adamım, bunu mu yapamayacağım. Hey yavrum hey!

Bugün tüm günü ofiste geçirdim. Gelen giden müşteriler, ağırlanması gereken konuklar falan filan. Ben artık sıkıldım bu iş hayatından. Zaten hisse senetlerinden ihtiyacım kadarını kazanıyorum. Ne diye halen faalim ben de bilmiyorum. Eğer şu yazma işi tutarsa, ofisi kapatır, kendimi tamamen yazmaya veririm. Bir yandan edebiyat kitapları, bir yandan iş hayatıyla ilgili tavsiyelerim. Zaman zaman gazetecilere röportaj veririm. Bir menajerim falan olur, öyle herkes her dakika ulaşamaz. Güzel olmaz mıydı? Bir edebiyat dergisinin kapağında ben, düşünsene; Üzerimde röddaşambır, elimde cohiba purom ve viski, sallanan sandalyemde poz veririm. Ya da şu masayı yazı masası yaparım. Masada yazarken, sırf poz vermek için ara vermiş gibi yana doğru döner, bir elim aşağıda, okuma gözlüklerini tutarken ya da gözlüğün ucu ağzımda da olabilir. Dur en iyisi şöyle olsun; Gözlük masanın üstünde benim elim çenemin altında, uzaklara doğru bakıyorum. Sanki çok derinlemesine bir romanın, öykünün dünyasına dalmışım. Mükemmel olacak hissediyorum. Hatta gelebilecek soruları bile tahmin edebiliyorum.

“Kerim bey, hem iş hayatında hem edebiyatta bu derece başarılı olmayı nasıl başardınız? Sonuçta birbirine çok uzak alanlar.”

“Şey… Ben bazen bunun genlerimde olduğunu düşünüyorum. Yani bir işle uğraştığım zaman çok az bir çabayla diğerlerinden çok daha başarılı olabiliyorum. Bu noktada izninizle mütevazı olmaya gerek görmüyorum, sanırım özel biriyim. Bu zaten çok açık değil mi? Ha ha ha.”

“Anlıyorum. Tüm bunların üstünde bir de mutlu aile hayatınız var. Eşiniz de ilgili midir edebiyatla? Sizi destekler mi?”

“Eşim mi? Ah evet aslına bakarsanız Selma ilk okuyucumdur. Tüm yazdıklarımı ilk ona okurum. Kırmızı noktalı kısımlar hariç tabii. Ha ha ha.”

“Çok mu okur Selma Hanım? İlgili midir edebiyatla?”

“Şey aslında, ben onu naif okuyucu olarak görüyorum. Yani sanki nötr biri. Fikirlerine önem veririm.”

İşte böyle uzayıp giden ve benim resmimle süslenen bir röportaj. Ne harika olurdu. Hiç uzak değilim inanın bana. Üstelik Semiha’da benim olacak. Selma gibi biri bana yakışmaz o saatten sonra. Semiha’yla olan samimiyeti ilerletmeliyim. Bu da şimdilik tasarılarımdan biri olsun.

***

Bugün üçüncü özel derse geçtik. Bana bir okuma listesi hazırlamış. Bir ton kitap. Ulan paraya yazık be! Ben bunların hepsini okusam, göz falan da kalmaz bende. Bir türlü anlamadı hala. Yetenek var bende yetenek. Bugün söyledim ucundan ucundan zaten.

-Ah demek siz de mor renk seversiniz?

-Evet hep severek giyerim bu kazağı

-Bu çok anlamlı bence.

-Neden anlamlı? Siz de mi bu rengi seversiniz yoksa?

-Mor rengi zeki insanlar seçermiş çünkü. Anlamıyor musunuz Semiha Hanım? Sizin gibi bir entelektüelin bunu çoktan anlamış olmasını beklerdim. Bizler özel insanlarız. Seçilmiş kişileriz. Bu çok açık.”

Sandalyeyi biraz daha yaklaştırıp gözünün içine baktım. Beni kabullenmesini bekliyordum o anda. İçindeki volkanı ateşlemeye çalışıyor, kadınlık duygularını uyandırmayı hedefliyordum. Biraz daha uğraşınca avuçlarımın içine düşecekti. Semiha benim en önemli zaferim olacaktı. Sonunda direnişi kırılacaktı. Bundan hiç kuşkum yoktu.

-Kerim bey aslına bakarsanız ben sizin gibi düşünmüyorum. Her işte olduğu gibi bu işte de çalışmak ve disiplinli olmak çok önemlidir. Bunu, işin başında anlamanız çok önemli.”

Sözlerini bitirdi, kurduğum göz kıskacından kurtulup, karşılıklı oturduğumuz masadan kalktı, odanın içinde dolaşmaya başladı.

-Seçilmiş kişiler meselesine gelince, ben buna da pek inanmadığımı belirtmeliyim. Öyle olsaydı bile-lütfen alınmayın- bu renk tercihlerimizle ne derece ilgili olurdu bilmiyorum.”

Sol tarafa doğru meyletti ve odada bulunan raflardan birinin üzerindeki kitaba uzanmaya çalıştı. Arkadan onu izliyor, ses tonuyla büyülenmiş, izlemekte olduğum manzaranın tadını çıkarıyordum. Kitabı alamadı, boyu o rafa yetmiyordu. Ayağa kalktım, arkadan ona yaklaştım, saçlarının kokusu burnuma dolacak kadar yakındık ve o benim arkasında olduğumdan habersiz, kitabı almaya çalışıyordu, uzandım ve kitabı alıp gülümseyerek uzattım. İrkilerek arkaya döndü. Korktuğunu belli etmemeye çalışıyordu. Elimden aldı. Kruvaze ceketimin kolunu düzelterek, bir adım geri çekildim. Titrek bir sesle teşekkür etti. Konferansına devam ediyordu.

-Evet şey… Dediğim gibi çalışmak çok önemli. Bunu hem kendi yazarlık serüvenimde, hem de hocalık yaptığım kurslarda yaşayarak gördüm. Örneğin şu kitabın yazarı olan…

Kitabı tanımıştım.

-…Faik bey gerçekte bu kursun öğrencilerinden biriydi. Bu işlerle hiç ilgisi olmamasına rağmen, inanın kısa bir sürede, çok çalışarak bir dosya oluşturdu. Ben de önsözünü yazarak Paragraf yayınevinin editörü olan arkadaşım Mustafa Kırcalı’ya ricada bulunarak, okumasını istedim ve işte gördüğünüz gibi kitap yayınlandı, hatta ödül aldı.

Elimde Faik’in kitabı, öfkeden deliye dönmüş, belli etmemeye çalışarak, konuşmasının bitmesini bekliyordum. Cebimden telefonumu çıkararak, çalıyormuş gibi yaptım. “Ne? Acilen orda mı olmam gerekiyor? Tamam tamam hemen geliyorum” dedim hayalimdeki kişiye. “Şeyy özür dilerim ama acilen ofiste olmam gerekiyor. Kusura bakmazsınız umarım.” “Ah tabii tabii nasıl isterseniz zaten dersin de sonuna gelmiştik. Kitap sizde kalabilir. Haftaya görüşmek üzere” dedi. El sıkıştık. Odadan çıktım.

Binanın dış kapısından hızlı adımlarla geçerek arabaya bindim, bir sigara yaktım. Hızlı ve gürültülü bir şekilde dernek binasının bulunduğu sokaktan çıkarak, çevreyoluna saptım. Yolda giderken öfkeli ve düşünceliydim. Faik’le ilgili birkaç anı aklıma geldi. Fermuarı açık sınıfa gelmesi, hiç değişmeyen kemik gözlükleri, sürekli okulun kabadayılarından dayak yiyor oluşu. Neden bunları şu “Nasıl Kazanan Olunur?” kitabıma yazmıyorum. Mükemmel bir intikam olur. Doğrudan adını vermem tabii. Ufak ufak ima ederim. Şu ünlü edebiyat yazarımızın, kitabında anlattığ,ı genelev ziyaretinde çorabını çıkarmak isteyince neler olmuştu dersiniz? Ha ha ha. Evet evet harika fikir. Neden bütün harika fikirler beni bulur. Harika biriyim de ondan herhalde. Tabii bunu henüz anlayamamış olanlar var… Sadece zaman meselesi.

***

İyiden iyiye hırs yaptım. En kısa sürede bir dosya hazırlayıp, bir yayınevine göndereceğim. Sabrım taşıyor. Bugün, berbat bir iş gününden sonra eve geldim. Koluma astığım pardösümü, antredeki vestiyere bıraktım. Çantamı diğer koluma alarak, salondan hızlıca geçiyordum ki televizyon seyretmekte olan Selma beni durdurdu.

- Hayırdır beyefendi, siz eve uğrar mıydınız?

-Selam. Sıklıkla evde oluyorum aslına bakarsan ama yogadan, konkenden vakit bulamayan sevgili eşim bunun pek farkında değil galiba.

-Yaa öyle mi! Yavuz hırsız ev sahibini bastırır demişler. Kerim! Bana bak. Aysu diye biriyle görüşüyormuşsun. Her şeyin farkındayım. Bana yutturduğunu sanma. Tahammülüm bir yere kadardır. Rezil ederim seni cümle âleme. Sen tam bir şerefsizsin. Sen sen bir işe yaramaz, üçkağıtçı sen sen sen…

-Evden işe gelip sevgili karımdan bunları mı duyacağım? Bunun için mi eve geliyorum ben? Senin sorunun ne? Paran mı yetmiyor? Arabanı mı değiştirmek istiyorsun ha? Sorunun ne Allahın cezası?

-Defol salondan defol. Havasını attığın o paraya benim, sevgili kayınpederinin sayesinde sahip olduğunu sakın unutma. Sen bir hiçsin Kerim. Anladın mı? Sen bir hiçsin.

-Bana bak. Sen de baban da benim tırnağım kadar olamazsınız. Ben Kerim Sönmez’im kim olduğumu herkes bilir. Sen anlamasan da, ne büyük biri olduğumu hepiniz anlayacaksınız. Ben odama geçiyorum. Senin gibi biriyle tartışarak vakit harcayacak değilim. Kafamı bozma ve beni rahatsız etme.

İşte böylece Selma’nın ağzının payını verdikten sonra çalışma odama geçtim ve ahşap kapıyı arkamdan kilitledim. Bugünkü olaylar da açıkça gösteriyor ki şu Selma’dan biran önce kurtulmalıyım. Beni anlayabilecek, bendeki dehayı takdir edebilecek biri olmadığı çok açık. Semiha oysa… Bilmiyorum…

Şu aralar boşanıp nafakayla falan uğraşmak istemiyorum. Hayatımda bir kırılma anındayım, hissediyorum. Bir yerlerden yırtılacak. Gün doğacak biliyorum. Ne olursa olsun yazmalı, büyük projem Nasıl Kazanan Olunur? üzerinde çalışmaya devam etmeliyim. Beni hiçbir şey engellememeli. Selma bile.

***

Bir haftadır hiçbir şey yazmadım. Neden? Kahrolası işler yüzünden. Ofisten çıkmam bazen gece yarısını buluyor. Sonu gelmeyen toplantılar, ölümüne sürdürülen pazarlıklar, durmadan calan telefonlar , yanıtlanmayan e-postalar, yurtdışıyla görüşmeler vs… İşe yaramayan şirket analistlerine milyarlar ödüyorum. Her iş bana bakıyor.

Daha önce aldığım kararı uygulayacağım. KORIOLIS’in verdiği satın alma teklifini kabul edebilirim. Bin tane adamla uğraşmaktansa, hepsini nakite çevirip borsaya yatırmak çok daha mantıklı. Kendimi tamamen bu yazma işlerine vereceğim. Yarın mail atacağım aracılara. Risk severim. Kazananlar risk alır. Unutmayın.

***

Her şey planladığım gibi gidiyor. KORIOLIS geri dönüşümden çok memnun. En doğru karar buymuş bizim için. Siz dua edin benim şu yazarlık işlerine başladığıma yoksa uğraşırdım sizinle de. ..Neyse.Artık ofise gitmiyorum. Avukatım Şenol’a söyledim, tüm kapanma işlerini yönetecek. Parayı Karayipler de yeni kurulan bir finans şirketinin hisselerine yatıracağım.

***

Şu f ile başlayan İngilizce kelime var ya o işte! Allahın cezası Wall Street çöktü. Hisseler yüzde yirmi değerinde. Selma haberim olmadan, ortak sahibi olduğumuz yat, villa, yazlık ne varsa üstüne geçirmiş ve evi terk etmiş. Belki de bundan sonra yazamam.

***

Kahrolasi dosyayı gönderdim ve kahrolası bir cevap aldım heriflerden. Yazmak bana göre değilmiş. Belki de bir başka sanat dalını denemem daha mantıklı olurmuş.Yazılan şeylere bir roman ya da öykü denemezmiş miş de miş işte. Allahın belaları.

***

Yukarda okuduğunuz notlar elime ulaştırıldığında Kerim beyin aracı boğaz köprüsü üzerinde terk edilmiş bulunalı, henüz bir hafta olmuştu. Eşi Selma Hanım, yaşadığı her şeye rağmen, rahmetlinin bu son hayalinin tarafımdan hayata geçirilebileceğini söyleyerek birlikte çalıştığımız beş aylık dönemde tuttuğu günlükleri şahsıma teslim etmiştir. Açıkça itiraf etmeliyim ki yazılan notlar ne nitelik ne de nicelik açısından bir roman, bir öykü oluşturabilecek durumda değildi. Ben yine de, hem eşinin acısını dindirmek hem de merhumun ruhunu şad etmek için bu notları elimden geldiğince düzenleyerek, hatta bazı yerleri kurgulayıp, bazı birlikte bulunduğumuz sahneleri en başından yazarak okuduğunuz bu kısa öyküyü oluşturdum. Umarım ortaya konan eser çabalarımıza değmiştir. Merhumun anısına saygılarımla.

Semiha Yazıcıoğlu

***

Sevgili okurlar,

Biraz önce son cümlelerini okuduğunuz öykü gerçeklerle tamamen ilgisiz olup, tarafımdan kurmaca bir öykü olarak, bu yılın başlarında tasarlanmış ve aşağı yukarı iki ay önce son taslağı yayınevine teslim edilmiştir. Yanlış anlamalara meydan vermemek amacıyla, Kerim Sönmez diye bir kişinin hiç var olmadığını siz okuyucularıma belirtmek isterim. Sadece şu kadarını söyleyebiliriz ki ben de hikâyedeki kurmaca kahraman Kerim Sönmez gibi 1982-1985 yılları arasında Beşiktaş Anadolu Lisesinde okudum. Hatta hep özendiğim belki birazcık da Kerim’i andıran, bir arkadaşımla tıpkı hikâyede bahsedildiği gibi mezuniyet gecesinde birazcık sohbet ettik. İşte öykümüz de bu kısa sohbetten esinlendi.

Meğer o hiçbir şeyi umursamaz görünen arkadaşım da, hep içten içe yazar olmak istermiş. Bunu duyunca yine tıpkı okuduğunuz kurmaca öykü de olduğu gibi, gece eve dönerken arabada bu fikir aklıma geldi. Eve döner dönmez, bu kısa öyküyü yazmaya başladım. Kerim gibi edebiyattan hiç anlamayan birinin bazı şeyleri keşfetmesini, hatta kullandığı dilin birazcık edebi olmasını sizlere hoş gösterebilmek ve inandırıcı olabilmek adına Semiha karakterini uydurdum. Gerçekte böyle birisi yoktur. Sadece yine gerçek hayattaki karakterlerden esinlendiğim için Semiha karakteri de belki yazarlığa ilk atıldığım yıllarda katıldığım kurstaki hocamı hatırlatmış olabilir bazılarına ki bu doğaldır. Ancak hocam burada yazıldığının aksine erkektir ve Semiha hanımla hiç ilgisi yoktur. Saygılarımla, kamuoyuna duyurulur.

Faik Demir

Hahaha inandınız değil mi? Hepiniz yuttunuz iste! Ulan bir kere beni bir düşünün intihar edecek göz var mı bende? Öyle bir durum olsa, çoktan İsviçredeki gizli hesabı patlatır. Bahamalar da sahte kimlikle tatilde olurdum şimdi. Ne biçim yutturdum ama! Hadi hadi itiraf edin inandınız. Hahaha. Hoşça kalın güzellerim. Bir sonraki kitabımda görüşmek üzere. Nasıl Para Kazanılır. Unutmayın.

Kerim Sönmez

Sayın okuyucular,

Yukarda okuduğunuz son bölümler Kerim beyin, günlükte, kitabın sonunda yapacağını söylediği bana göre de karakterine son derece uygun bir şakaydı. Şakayı gerçeğe çevirip intihar edeceği kimin aklına gelirdi! Günlüklerin bu kısmını okuduğumuzda, editörümüz Mustafa Kırcalı’yla koyup koymama konusunda epeyce tartıştık. Sonuçta yazılan metnin orijinalliğine sadık kalmak adına, koymak zorunda olduğumuza karar verdik. Maalesef Kerim beyin hayat hikâyesi, puslu bir ekim sabahı, boğazin mavi sularinda sona ermiştir. Kendilerine Allahtan rahmet diliyoruz.

Semiha Yazıcıoğlu

Bu kadın ne saçmalıyor. Tüm öyküyü benim yazdığım gün gibi ortada. Kerim diye biri yok. Ben yazdım diyorum inanmıyor musunuz?

Faik Demir

Sizler kimsiniz? Bu öykü benimdir ve onu ben yazdım. Hatta ne yazması ben yaşadım, yaşadıklarımı yazdım. Hayatımı çalıyorlar. İmdaaaat.

Kerim Sönmez

Ben yazdım…

Semiha Yazıcıoğlu

Ben yazdım…

Faik Demir

Ben yazdım…

Kerim Sönmez

Susun hepiniz. Bitti hikâyeniz…

Cem Emrullah

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder