Yaklaşık otuz
yedi senedir sürdürülen, her ayın yirmiyedinci gününe gelen,
periyodik olarak her yıl sürdürülen kadınlararası bir
etkinliktir. Kadınlarası diyorum çünkü bu toplantılara erkekler
katılamaz. Belli bir yaşa kadar tabii…On, on iki yaşına
geldiğinizde artık annenizin kuyruğundan koptuğunuz için kabul
toplantılarına gidemezsiniz.Yasaktır.Fakat bunca yıl böyle özel
bir etkinliğe katılmış olmak sonra da bir şekilde dışlanmak
hayatınızı derinden etkiler. Kokuları, sesleri, bölük pörçük
görüntüleriyle aklınızda yereder.
Beş ya da altı
yaşımda, utangaç bir edayla topuklu ayakkabılar, kuaförde
şekillendirilmiş saçlar, kadın parfümleri ve gürültülü
kahkahalarıyla girdiğim misafir odalarından, annemin; “Hadi
kardeşle oynayın.”ya da misafir çocuğun annesinin “Cem Ömer’i
içeri çağır da oynayın.” talimatıyla paytak adımlarla
koşarak içeriye doğru gitmemle sona eren sahneler geliyor gözümün
önüne.Günün devamında yaramazlıklarımızla annemi ve misafir
çocuğun annesini pişman edecektik.
Kırılınca hep
misafir çocuğun suçlu olduğu, geriye çekildiğinde yayı
gerilip, bırakılınca hızla ileriye doğru atılan, ahşap kapıya
çarparak duran oyuncak arabalar…
Yıllar çabuk
geçti. Büyüdüm. Ortaokula gitmeye başladım ama başta da
anlattığım gibi annemin kabulleri kesilmeden devam etti. Büyük
ayaklarım, kalınlaşmış ses tonum, terleyen sakallarımla
-yüzümdeki tüyler de denebilir bunlara-artık evdeki misafirler
için rahatsız edici derecede büyüğüm- Bu yüzden kapıdan içeri
girip, bilumum ders kitapları, resim dersi alet edevatları, bazen
de plastik torbalara konmuş, kirli, terli eşofmanlar ve
T-shirtlerle dolu poşetleri antrede sessizce yere bırakıp, salonda
neşeli, koyu bir sohbete dalmış misafirlere görünmeden odama
kaçmam gerekiyor.
Annemin kabulleri
artık benim için odama girip, kapıyı kapatmamla başlayıp, babam
eve gelince, son misafirin kocası evin önünde korna çalıp,
arabada karısını beklerken, antrede telaşla annemi yanaklarından
öpen, bilmem kim teyzenin kızı ya da bilmek kim yengenin gelinin
gidişiyle sona eren birkaç saatlik oda hapisleri..
İtiraf etmeliyim
ki şikayetçi değildim bu durumdan. Sırf bu yüzden ne zaman evden
içeri girip, çay, sigara, pasta, kadın parfümü karışımı o
kokuyu alsam, aklıma bu hapislik saatlerinde okuduğum romanlar,
kurduğum hayaller gelir.
Bu yalnız
bekleyişler, bazen annesi bizde olduğu için okul çıkışı bize
gelen kuzenim, bazen kapıyı boyunun yettiği cam bölmeden
tıklatıp, henüz öğrendiği kelimelerle teklifsizce odaya giren
üç ila altı yaşlarındaki küçük akrabalarla bozulurdu. Eğer
kuzenim erken saatte gelmişse, mutlaka evin yanındaki Atari
Salonuna gidilir ya da daha eğlencelisi kapıyı kilitleyip
hoşlandığımız kızlardan bahsedilirdi. Bu gizlilik odaya
girişleri engellenen davetsiz misafirlerin merakını daha da
arttırır; “Siz biz yokken ne konuşuyorsunuz?” şikayetleri
misafir odasına kadar iletilirdi.
Korkuyla,
koridorda yaklaşan topuk seslerini dinleyip, kararlılıkla
tıklatılan cam kapının ardından dile getirilen tehditvari
ricalarla, küçük ve istenmeyen misafirler içeri alınırdı.
Yarıda kalmış sohbet hoşlandığımız kızlardan Vatandaş,
Koyun, ya da Malum Kişilik atıflarıyla sürer, davetsiz misafir,
yersiz girişimlerle konuya dahil olmaya çalışırdı;
“Ama köpekler
de oynar…Sen köpekleri sevmiyor musun?”
”Hayır ben
şey…koyunları köpeklerden daha çok seviyorum onun için. Hadi
sen şu arabayla oyna bakayım.”
‘O zamanlar
herşey çok heyecanlı, çok sinir bozucu, çok komik belki de çok
salakçaydı.’
Bazen de evdeki
erkeklerden utanmayacak derecede yaşlı bir kadın akraba merakına
yenilip beni görmek ister, kısa süreliğine salondan içeri
girişlerim olurdu.
“Ay inanmıyorum,
ne kadar da uzamış bu Cem mi! Ay canım benim!” gibi nümayişlerle
süren, gri bir kumaş pantolon, üzerine okulun arması işlenmiş
yine gri bir yelek ve lacivert bir kravatla, ne yapacağını bilmez
halde ayakta dikilir, haykırışlar arasında “Kaçıncı sınıfa
geçtin sen bakayım?”, “Hangi okul?” gibi sorulara cevap
vermeniz gerekirdi. Bu küçük gösteri bittikten sonra, tekrar
içeriye yollanır, bu vesileyle annenizin aklına geldiğiniz için
odaya kadar getirilen çay, pasta, ve börekle ödüllendirilirdiniz.
Ablam içinse bu
kabuller bol bol servis yapmak, misafir kadınların eleştiri,
dedikodu ve anlamsız taleplerine katlanmak demekti. Sanırım bu
yüzden o, benim kadar sevmezdi bu kabulleri. Kabul bitince annemle
birlikte günün özetini yapmak, biri mutfaktayken salonda konuşulan
dedikoduları aktarmak ya da mutfakta genç kızlar arasında
konuşulan fevkalade hayati olabilecek bir mevzuyu anneme aktarmak
hariç tabii. Bu anlar, kuşkusuz servis edilen onlarca bardak çayın,
tabaklarca ay çöreği, milföy ve portakallı kekin yorgunluğuna
değerdi. Hem zaten kabuller de olmasa kimin kimle evlendiği, hangi
kızın kimlerin oğluyla nişanını neden bozduğu, falanların
üniversiteyi yeni bitiren oğlunun nasıl da üniversitede tanıştığı
bir kızla evlenip, İstanbul’a yerleştiği nasıl öğrenilecekti.
En etkili diyet
yöntemleri, terazi burcunun son yorumları, yaz tatilinde gidilmesi
gereken trendy koy ve sahiller, ucuza şık görünmenin sırları
hep bu toplantılarda ifşa edilirdi. Şimdi düşünüyorum da;
belki de sırf bu kabuller yüzünden evin misafir odası hep
düzenli, temiz tutulurdu. Misafir yokken koltukların üstüne
koruyucu kılıflar geçirilir, yorgun bir okul akşamı televizyonda
Mcgyver’ı seyrederken kılıfın sıyrılıp, ayağınızın
koltuğa değmesi fırça yemeye bahane olurdu. Öyle ya, o koltuğa
üç gün sonra fevkalade eleştirel bir kişi olan Nermin teyze ya
da her saniye yüzünüze gülüp gerçekte evde gördüğü tüm
ayıp ve eksikleri bir bir sağda solda anlatan Safiye yenge
oturacaktı.
Ev sahibesi için
en güzel şeylerden biri de herkesçe çok beğenilen bir pasta ya
da börek yapmış olmaktı.Her ne kadar gelen tüm kadınlar fazla
kilolarından şikayetçi olsa da, çok beğenilen bir pasta ya da
kekin tarifi mutlaka alınırdı. Kabul günü ikram edilecek yiyecek
çeşitleri özenle seçilmeliydi. Öyle, altı yedi çeşite gerek
yoktu. En fazla beş çeşitte misafirler kalbinden vurulmalı,
yiyecek konusunda hepsi de fevkalade iddialı olan bu evhanımları
topluluğundan iyi not alınmalıydı.
Velev ki annem
sırf bu yüzden kabulün yapılacağı günün gecesinde bir sanatçı
titizliği ve konsantrasyonuyla mutfağa kapanır, benim mutfaktan
bir şey alma bahanesiyle girip, fındık, fıstıktan , pasta için
ayrılmış damla çikolatadan almama da çok kızardı. Fakat en
zoru kuşkusuz taptaze fırından çıkan kurabiyelere, kreması
üzerinde kurumaya bırakılmış, teklifsizce açtığınız
buzdolabında birdenbire karşınıza çıkan, adamı dinden imandan
eden pastaya dayanmaktı!
“Yarın
misafirler gittikten sonra yersin. Zaten az yaptım.”
“Tamam canım.Ben
bakıyordum sadece!”
Ne yalan
söyleyeyim annemin pasta yapma kabiliyetine hayrandım hatta kuzenim
bile teyzeminkilerden çok annemin pastalarını severdi. Bu durum
teyzemde travmalara yol açsa da durum dört sıfır annemin
lehineydi. Tablosu üzerine eğilmiş bir ressam titizliğiyle ucuna
şekil veren kalıplar takılmış krema dolu bez torbalar,
kremasızken çorak bir toprak parçasına benzeyen kekler üzerinde
hünerle gezdirilir, günün anlam ve önemine göre ya da annemin o
günkü sanatsal eğilimine göre kek üzerine alacalı bulacalı
şekiller çizilirdi.
Çay ya da kahve
de bu toplantıların değişmez içeceğiydi. Hiç anlayamadığım
şeyse son derece sıradan bir beceri olan; şu Türk kahvesi
yapmanın, neden bu derece iltifata tabii bir marifet olduğuydu.
Belli ki bu övgüler kahveyi yapan genç kıza yönelik kapalı bir
göndermeydi. Misafirler kapıdan girer girmez ellerindeki
torbalardan gezmelik ayakkabılarını çıkarır pek çok kere o
topuklu ayakkabılar antrenin tabanına tok seslerle çarpardı.
Dışarılık ayakkabılar antrede bırakılır. Ev içinde topuklu
ayakkabı sesleri eksilmezdi. Gezmelik ayakkabılarını giyen
misafir, misafir odasına alınır, kahve tercihi sorulur, evin genç
kızı içerde cezveye uygun ölçekte kahve ve su koyarak pişirir,
önce sade kahveleri, sonra orta şekerlileri, son olarak da şekerli
kahveleri fincanlara doldurur ve servisi yapardı.
Eve ilk gelen
misafir çoğunlukla yakın biri olur, bir yandan servis, peçete
vesairenin hazırlanmasına yardım eder, günün devamında evin
hanımına yardım ediyor olmaktan kaynaklanan bu itibarlı durumu
sürerdi. Sigara ise bu toplantıların vazgeçilmeziydi. Günün
sonunda kül ve ruj karışımı kokusuyla mutfakta yıkanmayı
bekleyen kül tablaları, üzerinde ruj iziyle tablada dökülmesi
unutulmuş sigara izmaritleri, yarım bırakılmış pasta ve keklere
eşlik ederdi. Ben şahsen çok parçalanmamışsa mutfağa yaptığım
kısa ziyaretlerde bir başkasının yemediği pastayı yemekte
hiçbir sakınca görmez böylece kabul istihkakından aldığım
payı oburluğumla arttırmış olurdum.
Babamsa akşam eve
geldiğinde, şansına yakın akrabalardan biri akşam yemeğine
kalmaya ikna edilmemişse; akşam haberlerini seyrederken, sağa sola
dağılmış sehpaları düzenleyen, masa ve sandalyeleri eski yerine
yerleştiren annemden son dedikoduları öğrenir, mevzulara dahil
olurdu. Falanın kocasının neden iflas ettiği, son dönemlerde pek
zenginleşmiş filanın fabrikasının nerde olduğu ucu ona da
dokunan meselelerdi. Zaten filanların aslında kimlerden olduğu,
onun büyük abisinin ya da amcasının aslında babamın liseden
arkadaşı ya da mahalleden futbol arkadaşı ya da aslında
babaannemin anne tarafından nasıl da uzak akrabası olduğu gibi
sonsuz sayıdaki sosyal bağlantılar da bu ayaküstü sohbetlerde
kurulurdu.
Ben bu sırada
odamda gündüz süregelen aşırı faaliyet yüzünden yapamadığım
ingilizce ödevimi yetiştirmeye çalışıyor olurdum. Gece normal
yatış saatinden daha geç bir saatte yatağımda uykuya dalarken,
kuzenimle kilitli kapılar ardında yaptığımız sohbette
sözettiğimiz koyunlar, vatandaşlar, malum kişilikler hayalimden
geçerdi. Elimi kuru pasta, krema ve çayla dolu karnımda gezdirir,
bir sonraki günün sürprizlerini düşünür ve önümde uzanan
uzun gençlik yıllarının rahatlığı ve aymazlığıyla tatlı
rüyalar gördüğüm derin uykulara dalardım…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder