16 Kasım 2015 Pazartesi

ANNEMİN KABULLERİ

         Yaklaşık otuz yedi senedir sürdürülen, her ayın yirmiyedinci gününe gelen, periyodik olarak her yıl sürdürülen kadınlararası bir etkinliktir. Kadınlarası diyorum çünkü bu toplantılara erkekler katılamaz. Belli bir yaşa kadar tabii…On, on iki yaşına geldiğinizde artık annenizin kuyruğundan koptuğunuz için kabul toplantılarına gidemezsiniz.Yasaktır.Fakat bunca yıl böyle özel bir etkinliğe katılmış olmak sonra da bir şekilde dışlanmak hayatınızı derinden etkiler. Kokuları, sesleri, bölük pörçük görüntüleriyle aklınızda yereder.
Beş ya da altı yaşımda, utangaç bir edayla topuklu ayakkabılar, kuaförde şekillendirilmiş saçlar, kadın parfümleri ve gürültülü kahkahalarıyla girdiğim misafir odalarından, annemin; “Hadi kardeşle oynayın.”ya da misafir çocuğun annesinin “Cem Ömer’i içeri çağır da oynayın.” talimatıyla paytak adımlarla koşarak içeriye doğru gitmemle sona eren sahneler geliyor gözümün önüne.Günün devamında yaramazlıklarımızla annemi ve misafir çocuğun annesini pişman edecektik.
Kırılınca hep misafir çocuğun suçlu olduğu, geriye çekildiğinde yayı gerilip, bırakılınca hızla ileriye doğru atılan, ahşap kapıya çarparak duran oyuncak arabalar…
Yıllar çabuk geçti. Büyüdüm. Ortaokula gitmeye başladım ama başta da anlattığım gibi annemin kabulleri kesilmeden devam etti. Büyük ayaklarım, kalınlaşmış ses tonum, terleyen sakallarımla -yüzümdeki tüyler de denebilir bunlara-artık evdeki misafirler için rahatsız edici derecede büyüğüm- Bu yüzden kapıdan içeri girip, bilumum ders kitapları, resim dersi alet edevatları, bazen de plastik torbalara konmuş, kirli, terli eşofmanlar ve T-shirtlerle dolu poşetleri antrede sessizce yere bırakıp, salonda neşeli, koyu bir sohbete dalmış misafirlere görünmeden odama kaçmam gerekiyor.
Annemin kabulleri artık benim için odama girip, kapıyı kapatmamla başlayıp, babam eve gelince, son misafirin kocası evin önünde korna çalıp, arabada karısını beklerken, antrede telaşla annemi yanaklarından öpen, bilmem kim teyzenin kızı ya da bilmek kim yengenin gelinin gidişiyle sona eren birkaç saatlik oda hapisleri..
İtiraf etmeliyim ki şikayetçi değildim bu durumdan. Sırf bu yüzden ne zaman evden içeri girip, çay, sigara, pasta, kadın parfümü karışımı o kokuyu alsam, aklıma bu hapislik saatlerinde okuduğum romanlar, kurduğum hayaller gelir.
Bu yalnız bekleyişler, bazen annesi bizde olduğu için okul çıkışı bize gelen kuzenim, bazen kapıyı boyunun yettiği cam bölmeden tıklatıp, henüz öğrendiği kelimelerle teklifsizce odaya giren üç ila altı yaşlarındaki küçük akrabalarla bozulurdu. Eğer kuzenim erken saatte gelmişse, mutlaka evin yanındaki Atari Salonuna gidilir ya da daha eğlencelisi kapıyı kilitleyip hoşlandığımız kızlardan bahsedilirdi. Bu gizlilik odaya girişleri engellenen davetsiz misafirlerin merakını daha da arttırır; “Siz biz yokken ne konuşuyorsunuz?” şikayetleri misafir odasına kadar iletilirdi.
Korkuyla, koridorda yaklaşan topuk seslerini dinleyip, kararlılıkla tıklatılan cam kapının ardından dile getirilen tehditvari ricalarla, küçük ve istenmeyen misafirler içeri alınırdı. Yarıda kalmış sohbet hoşlandığımız kızlardan Vatandaş, Koyun, ya da Malum Kişilik atıflarıyla sürer, davetsiz misafir, yersiz girişimlerle konuya dahil olmaya çalışırdı;
“Ama köpekler de oynar…Sen köpekleri sevmiyor musun?”
”Hayır ben şey…koyunları köpeklerden daha çok seviyorum onun için. Hadi sen şu arabayla oyna bakayım.”
‘O zamanlar herşey çok heyecanlı, çok sinir bozucu, çok komik belki de çok salakçaydı.’
Bazen de evdeki erkeklerden utanmayacak derecede yaşlı bir kadın akraba merakına yenilip beni görmek ister, kısa süreliğine salondan içeri girişlerim olurdu.
“Ay inanmıyorum, ne kadar da uzamış bu Cem mi! Ay canım benim!” gibi nümayişlerle süren, gri bir kumaş pantolon, üzerine okulun arması işlenmiş yine gri bir yelek ve lacivert bir kravatla, ne yapacağını bilmez halde ayakta dikilir, haykırışlar arasında “Kaçıncı sınıfa geçtin sen bakayım?”, “Hangi okul?” gibi sorulara cevap vermeniz gerekirdi. Bu küçük gösteri bittikten sonra, tekrar içeriye yollanır, bu vesileyle annenizin aklına geldiğiniz için odaya kadar getirilen çay, pasta, ve börekle ödüllendirilirdiniz.
Ablam içinse bu kabuller bol bol servis yapmak, misafir kadınların eleştiri, dedikodu ve anlamsız taleplerine katlanmak demekti. Sanırım bu yüzden o, benim kadar sevmezdi bu kabulleri. Kabul bitince annemle birlikte günün özetini yapmak, biri mutfaktayken salonda konuşulan dedikoduları aktarmak ya da mutfakta genç kızlar arasında konuşulan fevkalade hayati olabilecek bir mevzuyu anneme aktarmak hariç tabii. Bu anlar, kuşkusuz servis edilen onlarca bardak çayın, tabaklarca ay çöreği, milföy ve portakallı kekin yorgunluğuna değerdi. Hem zaten kabuller de olmasa kimin kimle evlendiği, hangi kızın kimlerin oğluyla nişanını neden bozduğu, falanların üniversiteyi yeni bitiren oğlunun nasıl da üniversitede tanıştığı bir kızla evlenip, İstanbul’a yerleştiği nasıl öğrenilecekti.
En etkili diyet yöntemleri, terazi burcunun son yorumları, yaz tatilinde gidilmesi gereken trendy koy ve sahiller, ucuza şık görünmenin sırları hep bu toplantılarda ifşa edilirdi. Şimdi düşünüyorum da; belki de sırf bu kabuller yüzünden evin misafir odası hep düzenli, temiz tutulurdu. Misafir yokken koltukların üstüne koruyucu kılıflar geçirilir, yorgun bir okul akşamı televizyonda Mcgyver’ı seyrederken kılıfın sıyrılıp, ayağınızın koltuğa değmesi fırça yemeye bahane olurdu. Öyle ya, o koltuğa üç gün sonra fevkalade eleştirel bir kişi olan Nermin teyze ya da her saniye yüzünüze gülüp gerçekte evde gördüğü tüm ayıp ve eksikleri bir bir sağda solda anlatan Safiye yenge oturacaktı.
Ev sahibesi için en güzel şeylerden biri de herkesçe çok beğenilen bir pasta ya da börek yapmış olmaktı.Her ne kadar gelen tüm kadınlar fazla kilolarından şikayetçi olsa da, çok beğenilen bir pasta ya da kekin tarifi mutlaka alınırdı. Kabul günü ikram edilecek yiyecek çeşitleri özenle seçilmeliydi. Öyle, altı yedi çeşite gerek yoktu. En fazla beş çeşitte misafirler kalbinden vurulmalı, yiyecek konusunda hepsi de fevkalade iddialı olan bu evhanımları topluluğundan iyi not alınmalıydı.
Velev ki annem sırf bu yüzden kabulün yapılacağı günün gecesinde bir sanatçı titizliği ve konsantrasyonuyla mutfağa kapanır, benim mutfaktan bir şey alma bahanesiyle girip, fındık, fıstıktan , pasta için ayrılmış damla çikolatadan almama da çok kızardı. Fakat en zoru kuşkusuz taptaze fırından çıkan kurabiyelere, kreması üzerinde kurumaya bırakılmış, teklifsizce açtığınız buzdolabında birdenbire karşınıza çıkan, adamı dinden imandan eden pastaya dayanmaktı!
“Yarın misafirler gittikten sonra yersin. Zaten az yaptım.”
“Tamam canım.Ben bakıyordum sadece!”
Ne yalan söyleyeyim annemin pasta yapma kabiliyetine hayrandım hatta kuzenim bile teyzeminkilerden çok annemin pastalarını severdi. Bu durum teyzemde travmalara yol açsa da durum dört sıfır annemin lehineydi. Tablosu üzerine eğilmiş bir ressam titizliğiyle ucuna şekil veren kalıplar takılmış krema dolu bez torbalar, kremasızken çorak bir toprak parçasına benzeyen kekler üzerinde hünerle gezdirilir, günün anlam ve önemine göre ya da annemin o günkü sanatsal eğilimine göre kek üzerine alacalı bulacalı şekiller çizilirdi.
Çay ya da kahve de bu toplantıların değişmez içeceğiydi. Hiç anlayamadığım şeyse son derece sıradan bir beceri olan; şu Türk kahvesi yapmanın, neden bu derece iltifata tabii bir marifet olduğuydu. Belli ki bu övgüler kahveyi yapan genç kıza yönelik kapalı bir göndermeydi. Misafirler kapıdan girer girmez ellerindeki torbalardan gezmelik ayakkabılarını çıkarır pek çok kere o topuklu ayakkabılar antrenin tabanına tok seslerle çarpardı. Dışarılık ayakkabılar antrede bırakılır. Ev içinde topuklu ayakkabı sesleri eksilmezdi. Gezmelik ayakkabılarını giyen misafir, misafir odasına alınır, kahve tercihi sorulur, evin genç kızı içerde cezveye uygun ölçekte kahve ve su koyarak pişirir, önce sade kahveleri, sonra orta şekerlileri, son olarak da şekerli kahveleri fincanlara doldurur ve servisi yapardı.
Eve ilk gelen misafir çoğunlukla yakın biri olur, bir yandan servis, peçete vesairenin hazırlanmasına yardım eder, günün devamında evin hanımına yardım ediyor olmaktan kaynaklanan bu itibarlı durumu sürerdi. Sigara ise bu toplantıların vazgeçilmeziydi. Günün sonunda kül ve ruj karışımı kokusuyla mutfakta yıkanmayı bekleyen kül tablaları, üzerinde ruj iziyle tablada dökülmesi unutulmuş sigara izmaritleri, yarım bırakılmış pasta ve keklere eşlik ederdi. Ben şahsen çok parçalanmamışsa mutfağa yaptığım kısa ziyaretlerde bir başkasının yemediği pastayı yemekte hiçbir sakınca görmez böylece kabul istihkakından aldığım payı oburluğumla arttırmış olurdum.
Babamsa akşam eve geldiğinde, şansına yakın akrabalardan biri akşam yemeğine kalmaya ikna edilmemişse; akşam haberlerini seyrederken, sağa sola dağılmış sehpaları düzenleyen, masa ve sandalyeleri eski yerine yerleştiren annemden son dedikoduları öğrenir, mevzulara dahil olurdu. Falanın kocasının neden iflas ettiği, son dönemlerde pek zenginleşmiş filanın fabrikasının nerde olduğu ucu ona da dokunan meselelerdi. Zaten filanların aslında kimlerden olduğu, onun büyük abisinin ya da amcasının aslında babamın liseden arkadaşı ya da mahalleden futbol arkadaşı ya da aslında babaannemin anne tarafından nasıl da uzak akrabası olduğu gibi sonsuz sayıdaki sosyal bağlantılar da bu ayaküstü sohbetlerde kurulurdu.
Ben bu sırada odamda gündüz süregelen aşırı faaliyet yüzünden yapamadığım ingilizce ödevimi yetiştirmeye çalışıyor olurdum. Gece normal yatış saatinden daha geç bir saatte yatağımda uykuya dalarken, kuzenimle kilitli kapılar ardında yaptığımız sohbette sözettiğimiz koyunlar, vatandaşlar, malum kişilikler hayalimden geçerdi. Elimi kuru pasta, krema ve çayla dolu karnımda gezdirir, bir sonraki günün sürprizlerini düşünür ve önümde uzanan uzun gençlik yıllarının rahatlığı ve aymazlığıyla tatlı rüyalar gördüğüm derin uykulara dalardım…


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder